Avrupa evrensellik iddiası taşıyan kendi değerlerini tedavülden kaldırmaya başlamıştır. Özellikle Avrupa aşırı sağı Avrupa’ya özgü değerlerin dünyanın geri kalmış toplumları tarafından hiç bir zaman içselleştirilmeyeceğini düşünmektedir. Bu düşünce biçimi, çoğu zaman, sağ politikacıların bütününe yayılmaktadır. Merkez sağ politikacılar, aşırı sağa set çekmek uğruna, onların söylemlerini sahiplenmektedir. Bu sahiplenme eğilimi, farkına varılmadan aşırı sağ politikaları meşrulaştırmaktadır. Aslında 1980’li yıllarda askeri darbe yapıldığında tutuklanan milliyetçilerin “düşüncemiz iktidarda ama biz hapisteyiz” demeleri gibi Avrupa’da da aşırı sağ düşünceler iktidarda ama aşırı sağ partiler aşağılanmaktadır.

Aşırı sağın büyümesi açısından Avrupa farklı gelişme aralığına sahip olduğundan takibi de kolaylaşmaktadır. Bu konuda en önde giden, dünyanın ikinci genel savaşında mağduriyetinden dolayı tekdir edilmemiş olan Avusturya’dır. En geride kalan ise aynı savaşın suçluluk yükünü omuzlamak zorunda kalan ve yeni nesilleri demokratik terbiyeden geçiren Almanya’dır. Özellikle Fransa ve Hollanda’da aşırı sağ olarak ortaya çıkan evrensel değerlere iman kaybı, İtalya’da ayrılıkçı bir siyasal hareket, İspanya ve Yunanistan’da sol popülizm ve Doğu Avrupa ülkelerinde ise yok olma korkusu olarak tezahür etmektedir.

En gelişmemiş haliyle aşırı sağ ‘Alternatif für Deutscland (AfD)’ partisinde olduğu gibi, merkez sağ politikaları etik zeminini aşındırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle aşırı sağ, neoliberal politikalara karşı bir nevi ‘refah devleti şovenizmini’ savunmaktadır. Avrupa’da özellikle 2008 finansal krizi sonrası artan işsizlik, emeklilik ve göreli fakirliğe karşı refah devleti savunusu toplumsal karşılığını bulmaktadır. Fakat bu eğilim, aşırı sağ partilere desteğin alt toplumsal sınıflardan geldiğini göstermemektedir. Yapılan sorgulamaların gösterdiği sonuçlar aşırı sağ seçmen profilinin aslında Avrupa’ya özgü değerlerin taşıyıcısı olan orta sınıfı işaret ettiğidir. Evrensel değerlerin taşıyıcısı ve didaktik olarak öğreticisi olan bu ‘emekli öğretmen’ ideolojisi kendi yaşam biçimine dair imanını kaybetmiştir. Bu bağlamda bizim siyasal hayatımızda Cumhuriyet mitinglerinde ya da Gezi Parkı’nda toplanan kalabalıklarla benzer ideolojiye sahip bir seçmen profili, Avrupa’da Müslümanların evrensel değerler sistemine ve demokratik hayata uyum sağlayacağından umudu kesmiştir. Bu nedenle bizdeki ‘kendine Müslüman’ tabirinde güzel olarak ifade edildiği gibi Avrupa’daki sağ seçmen profili de ‘kendine demokrat’ olan ve yalnızca kendini aydınlanmış sayan bir zihin düzlemine evrilmiştir.

Kemalist-Alman ittihadı

Bugün Alman kamuoyunda oluşan zihin düzlemiyle, bizdeki yeni-Kemalistlerin kolayca buluşmasının sebebi, her ikisinin de benzer İslamofobik bakış biçimine sahip olmasıdır. Avrupa, kendi içindeki Müslüman toplumsallığıyla yaşadığı uyumsuzluğu, tarihî oryantalist bakışıyla beslerken, Türkiye’deki yeni Kemalistler de, Ak Parti iktidarına karşı yaşadıkları yabancılaşmayı Kemalizm’in mâzî ve gelenek düşmanlığı anlamındaki öz-oryantalizmiyle beslemektedir. Bir başka açıdan bakıldığında özellikle Alevi, Kürt ve Kemalist kökenli Alman toplumsallığın entegrasyonundan kimse şikâyet etmediği gibi, diğerlerine örnek de gösterilmektedir.

Almanya’nın biraz önündeki Hollanda politik hayatında uzun zamandır gözlemlenen aşırı sağ yapılanmalar olgunlaşmış durumdadır. Burada kendini gösteren husus, merkez sağın aşırı sağ söylemleri sahiplenerek onun yolunu kesme girişimidir. CHP’nin kendini aşırı sola karşı ortanın solunda konumlandırması gibi ekonomik olarak neo-liberal, toplumsal olarak muhafazakâr olan iktidardaki ‘Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi’, aşırı sağ ‘Özgürlük Partisi’nin önünü kesmek uğruna aşırı sağ söylem ve eylemlere sahip çıkmaktadır. Bu anlamda popülizmin kaynağını daraltacağını zanneden merkez partiler aslında aşırı sağın suyollarını ve akışını rahatlatmaktadır. Daha şimdiden Müslüman karşıtı politikaları benimseyen ‘Hristiyan Demokratlar’ ile koalisyon yapacağı aşikâr olan bir hükümet, aşırı sağ politikalara bent oluşturamayacaktır. Bu seçimlerde ortaya çıkan ikinci önemli olgu ise, aşırı sağ karşısında yeterince güçlü tepkiler veremeyen -hatta zaman zaman onların politikalarından etkilenen- ‘İşçi Partisi’ gibi sosyal demokratların erimesi olmuştur. Bu erime, daha ziyade aşırı sağ söylemlerden korkan seçmeni, Yeşil ya da Sosyalist sol arkasında biriktirmektedir. Bu politikanın gelişmiş biçimi, Avusturya Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanmıştır. Merkez sağ ve sol adayların tükendiği Avusturya’da ikinci tura aşırı sağ ve aşırı sol adaylar kalmıştır. Siyasal toplumsallık tamamen kutuplaşmıştır.

Fransa ise, yarı başkanlık sisteminin nimetiyle, aslında diğerlerinden daha köklü ve güçlü olan aşırı sağ siyasal toplumsallığını halen kontrol edebilmektedir. Zira, her ne kadar ilk turdan birinci çıkacağı aşikâr olsa da, ‘Ulusal Cephe’nin adayı Le Pen, ikinci turda, karşısındaki aday tarafından muhtemelen geçilecektir. Fakat bu durum da aslında Fransız politik toplumsallığının ne kadar gerginleştiğinin bir göstergesidir. Le Pen’in önünü kesmeye çalışan adaylar, onun söylemlerinin yaygınlaşmasına da hizmet etmektedir. Görünürde iktidarı kaybeden Ulusal Cephe’nin hayaleti, Fransız hükümetinin eylemlerine biçim vermektedir.

Avrupa’nın son hayaleti

Bir zamanlar Kant’ın evrensel değerlerinin Marx’ın hayaletiyle/ruhuyla birleştirildiği Avrupa siyasetinin etik zorunluluklarına dair inanç artık tükenmiştir. Bu konuda Habermas’ın da Derrida’nın da söyleyebileceği fazla bir şey kalmamıştır. Aslında özellikle ikinci genel savaştan sonra girişilen Avrupa bütünleşmesinin taşıyıcı etik değerlerini, Kant’ın saf akıl ile ulaşılabileceğini düşündüğü evrensel değerler/doğrular/yasalar oluşturmaktaydı. Bu yasaların yaptırım gücünü ise Marx’ın bütün politik sistemleri zorlayan sınıfsal kargaşa hayaleti oluşturmaktaydı. Yani, kitlenin/proleteryanın talepleri karşısında bunalan siyasi irade, Marx’ın hayaletini ensesinde hissetse de, onunla baş edebilmeyi de özellikle sosyal demokratlardan öğrenmişti. Bu nedenle Avrupa bütünleşmesinin taşıyıcı entelektüel sermayesini, daha ziyade sosyal demokratlar oluşturmuştu. Bugün ise, Avrupa Kant’ın değerlerine sahip çıkarken, onların evrenselliği iddiasından vazgeçmektedir. Marx’ın hayaleti ise, milliyetçi eşik bekçileri tarafından kovulmuştur. Avrupa siyasetinde Haçlı hayaletleri yeniden hortlamıştır. Bu hayalet tek tek Avrupa halklarının milliyetçiliği formunda değil, bütünsel bir Avrupa milliyetçiliği olarak Haçlı zihniyetinin yeniden biçimlendirilmiş halidir. Hatta bu kez, bu tür bir milliyetçiliğin içinde Semitik unsurlar da vardır. Yahudi-Hristiyan medeniyeti olarak tanımlanabilecek Leo Strauss’un projesi, Avrupa siyasetçilerinin ensesinde fısıldayan yeni hayaletleridir. Diğer medeniyetlere her açılımlarında bu yeni hayalet, siyasetçileri hizaya getirmektedir. Hatta kendi değerleriyle çatışan hususları da kolayca kabul etmelerini sağlamaktadır. Mısır’da Sisi’nin askeri darbe yönetiminin zorlanmadan Avrupa siyaseti ve toplumu tarafından hazmedilmesi, bu eğilimin en göze batan halidir.

Avrupalılığın imkân(sızlık)-şartı olarak Erdoğan

Aşırı sağın Brüksel karşıtlığını ve AB’den ayrılmak istemesini, değerlerin evrenselliğinden bir kopuş olarak görmek gerekir. Bu anlamda aşırı sağ, aslında ‘evrensel’ bir mantıkla hazırlanan Avrupa Anayasası’na karşıdır. De Gaulle’ün, altmışların sonunda İngiltere’nin AB’ye girişine karşı dururken haklı olarak söylediği gibi ‘İngiltere öncelikle Avrupalı olduğunu göstermeliydi’. Süreç, De Gaulle’ü haklı çıkardı ve Avrupa değerleriyle yapılandırılan AB’den İngiltere, tam da o değerlerin somut bir çıktısı olan mülteci politikaları dolayısıyla ayrılma aşamasına geldi. Yoksa, Avrupa’nın ‘dışlayıcı birliği’ anlamında kültürel bütünlüğünün karşısında yer alan bir aşırı sağ bulunmamaktadır. Dahası, kestirmeden Müslümanları dışlama üzerine kurulu yeni Avrupa kimliği giderek güçlenmekte ve yaygınlaşmaktadır. Avrupa içinde mülteciler üzerinden gerçekleşen dışlama, Avrupa ötesinde Türkiye ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan üzerinden yürümektedir.

Aşırı sağı Avrupa kamuoyunda sempatik kılan önemli hususlardan biri de elit karşıtlığıdır. Fakat kendileri de elit olan bu yapının elit karşıtlığı, ilk elden anlaşılmayabilir. Zira elitler arasındaki farklılıklara bakmak gerekmektedir. Avrupa devletlerinin ikinci genel savaş sonrası kurucu konseptleri, burjuva-bürokrasi birlikteliğine dayanmaktadır. Birbirlerinin çıkarlarını gözeten bürokrasi ve burjuva, yeni gelişen tüccar-eşraf zenginliğine karşı da duruş sergilemektedir. Bu bağlamda aşırı sağ daha ziyade alt sınıf burjuvalar ve orta sınıf bürokrasiden oluşsa da elit karşıtlığında kendini haklı görebilmektedir. Örneğin, mülteci politikaları iki grupsal çıkarı farklılaştırmaktadır: Elitler için mülteciler, Avrupa kapitalizminin ayakta kalmasını sağlayacaktır. Sermayenin kapısında bekleyen nitelikli göçmenler olmasa kimseyi gönüllü köleliğe razı edemeyeceklerini düşünebilecek kadar anlayış sahibi olan elitlere karşı aşırı sağ, Avrupa’yı mültecilerden korumak için duvarlar örerken kendi bindiği dalı kesmektedir.

Avrupa’nın reis krizi

Aşırı sağı sempatikleştiren diğer husus ise Avrupa’da yaşanan liderlik krizidir. Bugün Avrupa merkez parti liderlerinden hiçbiri karizmatik bir niteliğe sahip değildir. Özellikle medyanın farklı olana ilgisini de verimli kullanan aşırı sağ liderler ise halkın gözünde karizma kazanmaktadır. Karizmayı besleyen en önemli husus ise, Avrupalı merkez parti liderlerinin, ne ekonomik ne de toplumsal açıdan umut yaratabilmeleridir. Toplumsal ve ekonomik krizlerle boğuşan Avrupa; ABD ya da Uzak Doğu ekonomilerin başardığının tersine bir üst aşamaya da geçmekte zorlanmaktadır. Bu nedenle konvansiyonel sanayi aşamasında kalan Avrupa’nın, başta Türkiye olmak üzere rakipleri çoğalmaktadır. Bu durum bize, neden Mısır’ın ya da İran’ın değil de Türkiye’nin düşmanlaştırıldığını açıklamaktadır. Güvenlik açısından anti-Avrupa olabilen İran bile ekonomik açıdan pazar olmanın dışında bir anlam taşımamaktadır. Avrupa’yla tarihsel bağlara sahip olan pazarlar olarak otoriter Fas, Cezayir, Tunus ve yeni bağlar inşa eden Körfez ülkeleri düşmanlaştırılmadan Türkiye’nin dışlanmasının anti-demokratikleşmeye bağlı olduğunu düşünebilmek için, çok dar bir bakış açısına sahip olmak gerekmektedir.

Yaşadığı ekonomik ve toplumsal krizler karşısında toparlanmaya çalışan Avrupa, öncelikle kendi değerlerinin evrenselliği iddiasının taşıyıcısı olmaktan vazgeçmiştir. Değer ve demokrasi odaklı bir siyaset yerine, strateji odaklı bir siyasete dönmüştür. Kendisini ekonomik açıdan zorlayan ABD’ye karşı halen demokrasi ve evrensel değerlerin terbiye edici/medenileştirici dilini araçsallaştıran Avrupa, Çin ve Arap sermayesine karşı pragmatik davranabilmektedir. Türkiye ve Rusya’ya karşı ise, gerçekte bir ‘pazar-savaşı’ verirken, bu savaşını ‘demokrasi ve haklar mücadelesi’ olarak pazarlamaktadır. Aşırı sağın baskısını ensesinde hisseden Avrupa siyaseti artık kendi değerler sistemine imanını da kaybetmiştir. Kendisi açısından bu değerler sisteminin halen varlığını koruyor gözükmesi, alışkanlıkların getirisidir. Yani Avrupa’nın kendi değerlerine imanı bir nevi taklidi imandır. Aşırı sağın hayaletinin üzerine cesaretle gitmedikçe kısır döngüsünü aşabilecek gibi durmamakta ve zamanla uluslararası güvenirliliğini yitirmektedir

Bünyamin Bezci

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı girin