BAE’nin “Türkiye Düşmanlığı” güden siyasetinin arka planı

215

Türkiye yumuşak ve sert güç kapasitesiyle Ortadoğu’nun en güçlü aktörü olarak kabul ediliyor. Türkiye’nin gerek Katar ve Irak’taki askerî üsleri gerekse Suriye’de yürüttüğü başarılı operasyonlar neticesinde elde ettiği nüfuz, bölgedeki diğer aktörler tarafından tehdit olarak görülüyor. Bununla birlikte İsrail’in Filistin’de, Esed’in Suriye’de ve Sisi’nin Mısır’da uyguladığı vahşet politikalarına karşı güçlü ve istikrarlı şekilde tepki gösteren, uluslararası hukuk mekanizmalarına başvuran ve uluslararası kamuoyunu harekete geçirmeye çalışan tek ülkenin Türkiye olması, bu bağlamda Türkiye’nin Arap halkları nezdindeki saygınlığının gittikçe yükselmesi, bölge liderleri açısından aciz bir tablo ortaya çıkarıyor. Bu durumun beklenen ancak istenmeyen bir sonucu olarak Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) öncülüğündeki bölge ülkeleri Türkiye karşıtı bir cephe kuruyor.

Tüm politik ihtilaflardan evvel, Türkiye ile bahsi geçen Arap ülkeleri arasındaki ilkesel farklılıkları yorumlamak gerek. BAE ve Suudi Arabistan beklendiği üzere iktidar değişimlerinin halk iradesiyle gerçekleşmesine hep direndi. Mısır da Mübarek sonrası elde ettiği kazanımı korumayı başaramadı ve Mısır halkının iradesi darbeciler tarafından kısa sürede gasbedildi. Meşru ve demokratik seçimle iktidara gelen, mağdurların haklarını savunan, bu yönüyle Arap kamuoyunun da desteğini kazanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Arap liderler için “olumsuz” bir model. Diğer yandan Erdoğan’ın halk iradesine dayanan iktidarı ve milli çıkarları önceleyen siyaseti sayesinde Türkiye bağımsız hareket edebilme kabiliyetine de fazlasıyla sahip. Bahsi geçen ülkeler için bunu iddia etmek elbette mümkün değil.

BAE Ortadoğu’yu şekillendirmesinin önünde engel gördüğü Türkiye’ye karşı hasmane politikalar yürütüyor. İsrail yönetimi ve Mısır’daki darbe rejiminden tam destek alan BAE’nin Suudi Arabistan’ı da ciddi şekilde etkilediği görülüyor. Türkiye’nin ilkesel ve karakterli dış politikası ile BAE öncülüğündeki Türkiye karşıtı cephenin kaostan beslenen siyasi mühendislik politikaları ister istemez bir çatışma yaratıyor. Dahası BAE’nin bu çatışma alanını Suriye, Mısır, Filistin gibi üçüncü ülkelerle sınırlı tutmadığı, bizzat Türkiye’ye yönelik operasyonlara da giriştiği veya destek verdiği biliniyor. 15 Temmuz darbe girişimine mali destek sağladığı iddiaları güçlü şekilde dolaşan BAE, Türkiye kamuoyunu manipüle etmek üzere kurulan haber organlarını açıkça finanse ediyor.

BAE’nin tehlikeli hamlesi: Dahlan

Arap Baharı’nın başladığı 2011 yılına dek BAE’nin nispeten dengeli ve uyumlu bir dış politika anlayışı benimsediğini söylemek mümkün. Ancak BAE 2011’den itibaren yapıcı dış politika anlayışını terk ederek ülkelerin iç işlerine müdahale etmeye başladı. Bu noktada Ortadoğu’nun en karanlık isimlerinden Muhammed Dahlan’a ayrı bir parantez açmak gerek.

Aslen Filistinli olan Muhammed Dahlan, gençlik yıllarında Filistin’de El Fetih hareketi içinde yer aldı. İlerleyen yıllarda Filistin’in “Güvenlikten Sorumlu Devlet Bakanı” oldu. Ancak CIA ve Mossad gibi istihbarat örgütleriyle irtibatlı olduğu hep konuşuldu. Görevi süresince Hamas üyelerine işkence yaptığı, ABD ve İsrail’den aldığı silahlarla güç elde ettiği iddiaları da yankı uyandırdı. Filistin’in efsanevi lideri Arafat ile rekabete girdi, Arafat’ı zehirleyerek öldürmekle suçlandı. Nitekim Arafat’ın cesedinde radyoaktif zehirli polonyum maddesi bulundu. 2005 yılında İsrail’in Gazze’den çekilmesi ve Hamas’ın 2006’daki seçimlerde zafer elde etmesinin ardından Gazze’den ayrıldı ve sınır dışı edildiği 2011 yılına dek Batı Şeria’da kaldı. Dahlan, sınır dışı edildikten sonra BAE’ye yerleşerek Veliaht Prens Zayed’in güvenlik danışmanı olarak çalışmaya başladı. Kendi halkına ihanet eden bir isim olarak anılan Dahlan hakkında “ABD ve İsrail’in baş aktörü” yakıştırması yapıldı. Dahlan, BAE’deki resmi göreviyle birlikte Türkiye’nin de içinde bulunduğu birçok ülkeyi istikrarsızlaştırma ve kaosa sürükleme planını takip etti. Mısır’daki askerî darbenin baş mimarlarından olduğu bilinen Dahlan’ın ismi 15 Temmuz darbe girişiminde de geçti. Uluslararası basında çıkan haberlere göre Dahlan ve FETÖ elebaşı Gülen, 15 Temmuz öncesi iş birliği yaptı. Nitekim darbe girişiminin başarısız olması üzerine Gülen’in kendisini aklamak için Dahlan’ın sahibi olduğu El Gad isimli televizyon kanalına röportaj vermesi, bu haberleri doğrular nitelikte. Zaten BAE’nin “Ortadoğu’nun kiralık katili” sıfatını fazlasıyla hak eden Dahlan üzerinden birçok ülkede siyasal mühendislik operasyonlarına giriştiği, Ortadoğu siyasetini takip edenlerce yakinen biliniyor.

Dahlan dışında eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, eski BM Büyükelçisi Bernardino Leon gibi isimlerin de danışman olarak alınmasıyla BAE’nn ülke politikasında “yabancı danışmanlar” ciddi anlamda söz sahibi oldu. Elbette bu duruma müsaade eden, BAE’nin 2011 sonrası büyük ve kanlı bir dönüşüm geçiren yönetim anlayışıydı.

BAE’yi tedirgin eden yegane güç: Türkiye

Türkiye’nin yumuşak ve sert gücüyle Ortadoğu’daki varlığı ve ağırlığı, BAE’nin bölgeyi darbe ya da iç savaş gibi operasyonlarla dizayn etme girişiminin en büyük engeli. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarında yakaladığı başarıyla Türkiye, Suriye’de en önemli aktör olduğunu kanıtladı. Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığı, Katar ve Somali’deki denizaşırı üsleri de Ortadoğu’daki elini güçlendiriyor. Ayrıca yumuşak güç hanesinde önemli bir yer teşkil eden insani yardım faaliyetlerinde Türkiye’nin dünya lideri olmasını da göz ardı etmemek gerekiyor.

Türkiye’nin akılcı, yapıcı ve karakterli hamleleri; finansal ve lobi gücünü kaos çıkarmak için harcamaktan geri durmayan BAE siyasetini reddediyor. Bu da Ortadoğu’da BAE’nin başını çektiği, İsrail’in ve darbeyle birlikte Mısır’ın açıktan, Suudi Arabistan’ın ise konjonktüre uygun olarak destek verdiği ve en büyük motivasyonu “Türkiye düşmanlığı” olan bir yapı oluşmasına imkan veriyor. BAE ve Suudi Arabistan’ın veliaht prensleri Zayid ile Selman’ın dostluğu da Suudi Arabistan’ın BAE etkisinde kalmasını kolaylaştıran önemli bir etken.

BAE’nin Türkiye’ye yönelik operasyonları, Dahlan aracılığıyla destek verdiği 15 Temmuz’la sınırlı kalmadı. FETÖ bağlantılı gazetecilerce kurulan “Ahval” isimli yayın organı BAE’ye ait “The Arab Weekly” tarafından finanse ediliyor. BAE’nin Türkiye karşıtlığını ortaya koyan bir diğer gelişme ise BAE’nin Washington Büyükelçisi Uteybe’nin e-posta yazışmalarının deşifre olmasıydı. 2017 yılında deşifre olan yazışmalara göre BAE, İsrail yanlısı Demokrasiyi Savunma Vakfı (FDD) ile yakın ilişki içinde ve Türkiye ile Katar’a karşı ortak politikalar geliştirmeye çalışıyor. BAE’nin yakın temas kurduğu FDD isimli vakfın Türkiye aleyhtarlığıyla bilinen yöneticilerinin, Türkiye’deki 17 Aralık kumpasının ABD’deki devamı niteliğinde olan, “Hakan Atilla davası” olarak bilinen siyasi kumpas davasında bilirkişilik yapması, kirli ilişkiler ağıyla ilgili iddiaları destekliyor.

BAE’nin politikalarında değişiklik beklenebilir mi?

Tüm kirli girişimlere rağmen Türkiye, tarihinden aldığı şuur ve ilhamla dostane ve barışçıl ilişkiler tesis etmeye gayret ediyor. Ancak bilhassa Filistin, Suriye ve Mısır meselelerinde İsrail ile aynı bölge vizyonuna sahip BAE’nin kaotik politikalarının da karşısında duruyor. Aslında BAE’nin bölgesel rahatsızlığının benzerini emperyal güçler makro ölçekte hissediyor. Zaten Türkiye’ye yönelik uluslararası destekli operasyonların arkasında bu rahatsızlığın olduğu biliniyor. Toplumsal kaos denemeleri, devlete sızan unsurların kumpas hamleleri, darbe teşebbüsleri ve son olarak ekonomik saldırılar… Bağımsız siyasetinden ve milli menfaatlerinden taviz vermesi söz konusu olmayan Türkiye’ye yönelik operasyonlar yöntem değiştirerek sürecektir.

BAE’nin hasmane politikalardan vazgeçip Türkiye ile dostane ilişkiler tesis etmesi pek mümkün gözükmüyor. Çünkü Türkiye’nin küresel veya bölgesel güçlerle geliştirdiği ilişkiler üçüncü tarafların müdahalesine kapalı olmasına rağmen halk iradesine dayanmayan bir iktidar tarafından yönetilen BAE’nin küresel güçlerin desteğini kaybetmeye hiç tahammülü yok. Buradan hareketle Türkiye ile BAE arasındaki ilişkiler küresel gelişmelerin etkisinde ilerlemek durumunda. Elbette bu etki Türkiye’den değil, bağımsız dış politika kabiliyetinden yoksun olan BAE’den kaynaklanıyor. Bu bağlamda BAE, küresel güçlerin Ortadoğu’daki maşalığını üstlendiği müddetçe Türkiye düşmanlığını sürdürecektir. BAE yönetiminin bu politikasını değiştirmesi için Türkiye’nin bağımsız siyasetini terk etmesi gerekir ki Erdoğan’ın güçlü ve haklı duruşu sayesinde bu ihtimal olası görünmüyor.

Taygun Öngören

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı girin