Beynelmilel müesses medyanın bitmek bilmez saygınlığı

110

Türkiye hakkında çok sayıda yanlış ya da yalan habere imza atan medya kuruluşları ya da usulsüzlükleri ispatlanan kredi derecelendirme kuruluşları nasıl oluyor da halen saygın kuruluşlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar?

Meseleyi sadece Türkiye merkezli değerlendirmek, herhalde Tanpınar’ın teşhis ettiği üzere, “Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.“ tuzağına düşmekle neticelenebilir.

Bu anlamda, çok taze bir misal olarak Assange’ın tutukluğu sonrası yine aynı uluslararası medya kuruluşları tarafından yapılan yayınlarda “basın özgürlüğü“nün Assange tarafından nasıl istismar edildiğini okuduk. Zira Assange siyasi iktidarın emriyle kendine bir otosansür uygulamıyordu. Tabii, elindeki belgeleri ince bir titizlikle seçip yayınlamasının dışında!

Günün sonunda bizim ülke olarak çoğu kez maddi hatalarına, yalanlarına ve kötücül okumalarına maruz kaldığımız Batı medyası –her nasılsa– saygın, prestijli ve hatta büyüleyici kalabiliyordu. Kıta Avrupası’nda devlet eliyle işlenen insan hakları ihlallerine sadece değiniliyor, Fransa’nın OHAL ilanının meşruiyet gerekçeleri üzerinde çok durulmuyor, hatta aynı Fransa’nın OHAL süresince sayısız Müslüman’ın evine ve camilere baskın yapmasının ne demek olduğuna ilişkin bir soruşturma yürütülmüyordu. Sarı yelekliler protestolarında polisin uyguladığı şiddetin ateşinin kısılarak servis edilmesi, fişleme dalgaları, bizzat cumhurbaşkanları tarafından ilan edilen reform kancasıyla İslam’ı teolojik olarak boşaltma projesi, her yıl yüzlerce evsizin sokakta hayatını kaybetmesi, Macron karşıtı partilere düzenlenen polis baskınları, her dolduğunda boşaltılan mülteci kampları, Korsikalıların resmi dil taleplerinin sürekli geri çevrilmesi, sahte haber yasası ile ifade özgürlüğünün sınırlandırılması… Hangisini Batı medyasında duydunuz?

Veyahut yine kıta Avrupası’nın kallavi ülkelerinden Almanya’da adeta sistematik bir biçimde işleyen ve askeriyeden emniyet teşkilatına, istihbarat birimlerinden yargı kararlarına sinmiş olan ırkçılığın hikayesi yazılmıyordu. NSU cinayetleri, “İç Güvenlik“ isimli fişleme veri tabanı, Hambach Ormanı’nın yağmalanması, mültecilerin ülkeye gelmemesi için verdiği eşi görülmemiş çabası, kirli silah satışlarına devam etmesi, cümle DİTİB camilerinin ve hizmetlilerinin izlenmesi ve engellenmesi, Türklerin ve diğer göçmenlerin hafızalarını yitirmelerini isteyecek raddedeki “entegrasyon politikaları“, Namibya Soykırımı’nı trajik taktiklerle tarihin belleğinden silmeye gayret etmesi, ortadan kaybolan sığınmacı çocuklar ve daha nicesi…

Batı medyası muhakkak bu konuları haberleştirdi. Fakat hangi tonda servis etti? Ne sıklıkta servislerine devam etti? Ve mesela, yayınları, söz konusu bu iki kilit ülkeye ilişkin olarak ne derece bir maddi hata, yalan ya da kötücül okuma barındırdı? Şüphesiz sıkı bir Batı medyası okur-yazarlığından behresi olanlar bu sorunun cevabını kolayca vereceklerdir.

Peki, mezkûr mesele sadece Türkiye’den mi müşahede ediliyor?

Doğrusu, Türkiye küresel kültürel hegemonyaya eklemlendiği ölçüde ona meydan okuyan, küresel güç sistemi içinde bir tanınma mücadelesi verdiği kadar aynı sistemin değerlerinin yerine ikame edeceği kendi mamulü değerlerinin olduğu iddiasıyla çetrefilli bir konum işgal ediyor. Bu anlamda, Türkiye’nin sistemle olan ilişkisi ontolojik nedenlerle muntazam bir misalini teşkil etmiyor. Gelgelelim, küresel güç sisteminin mimarı olan ABD’nin görece yıpratılmış başkanı Donald Trump da sistemle çetrefilli bir ilişkisi olanlardan. Trump’ın ABD’deki müesses medya unsurları için attığı üst başlık artık herkesin malumu: Fake news (yalan haber)!

Amerikan başkanı olanca hızıyla “Fake news” kampanyasını sürdürürken ne sistemin periferisindeki Türkiye’de ne de merkezindeki ABD’de maddi hataları, yalanları, kötücül okumaları, seçici tavırları, kasıtlı takipsizlikleri sonrasında müesses medyanın halen sözüm ona saygınlığını koruyabildiği gözlemlenmektedir.

Peki, ama tüm bunlardan sonra bu kuruluşlar beynelmilel müesses nizamın kapitone noktaları olmayı halen nasıl sürdürüyorlar? Sürdürüyorlar mı? Yoksa küresel güç sistemindeki değişimi gözlemleyemiyor muyuz?

Bu türden sorulara cevap verebilmek için odaklanılan medya kuruluşlarının finansal kapasiteleri, farklı ülkelerdeki yerleşik ilişki ağları, haber kaynağı ülkede yerleşik muhabir istihdamları ve nihayetinde oturmuş bir gazetecilik metodolojisinden/geleneğinden söz etmek gerekir.

Dünyanın önde gelen medya kuruluşları bizi sadece A ülkesi hakkında değil, B, C, D… ülkeleri hakkında da enforme edebilmektedir. Standart bir tüketim rahatlığının sağlandığı bir mecrada yorulmadan, fazladan bir araştırma mesaisine girişmeden aynı platformda Türkiye hakkında çıkan haber ve değerlendirmeleri okurken benzer bir altyapı ile Suriye’den Çin’e Kıta Avrupası’ndan Afrika’ya kadar birçok bölge ve ülke hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Zira bu medya kuruluşlarının habere erişimi konusunda onları destekleyen güçlü bir finansal kapasiteleri söz konusudur. Türkiye, Brezilya ve ABD ekseninde gelişen bir haberi okurken ona ismi geçen ülkelerden birden fazla muhabirin katkı verdiğini görebiliyorsunuz. Malumat bombardımanına tutulduğumuz bu çağda, böylesi analitik çerçeve herhalde okuyucular açısından aranan bir husus olarak karşımıza çıkacaktır.

Uluslararası medya kuruluşlarının ülkelerdeki yerleşik networkleri bugünün hikâyesi değildir ve bağlantılı isimler de çoğunlukla kültürel anlamda “Batı standartları”nda kimselerdir. Bu durum da muhabirlerin o ülkeyle duygusal bir bağ kurmasına mani oluyor. Türkiye özelinde oryantalist bir perspektiften şikâyet edilecek olduğunda yerel muhabirlerin enformasyon kaynaklarının ya da yerleşik ilişki ağındaki figürlerin çok daha pespaye bir “self-orientalism” (kendi kendini şarklılaştırma) temsiliyetine sahip oldukları görülür.

Finansal kapasite ile beraber geniş ilişki ağının yanı sıra yine aynı küresel etkilerde bulunabilen medya kuruluşları, ayrıca, oturmuş bir medya metodolojisine/geleneğine sahiptirler. Son kertede gelişmekte olan ülkelerde yapılan yayıncılık ile etkin küresel ülkelerdeki müesses medyanın yayınları arasında bir “profesyonellik” farkı halen kapanabilmiş değil. Haber içerisinde yeterince kaynaktan bahsedilmez, olayın tarihçesine ilişkin hâkimiyet şüphe uyandırmasa da geleneksel olarak önde gelen medya aktörlerininki kadar bilgilendirici olmaz.

Rusya, Çin ve hatta Hindistan gibi Batı bloğu karşısında konumlandırılan ülkeler ile yükselen ekonomiler olarak tavsif edilen ülkelerin ekonomik ya da politik sıçrayışları ile benzer bir irtifa artışı medya kuruluşlarının etki alanında belirmiyor. Bu ülkelerdeki medya kuruluşları hala tüm dünyanın sürekli olarak dönüp baktığı bir üretim frekansına erişmiş değiller. Erişseler dahi sorun şu ki onlar da Batı kültürel hegemonyasını tekrar üretiyorlar. Uluslararası kamusal alanı hâlihazırda domine eden medya dilinin dışında bir dil kurmaya hiç de istekli olmayan bu ülkelerin medya kuruluşları bu dili en verimli şekilde kullanan aktörleri sadece tahkim ediyorlar. Bu durumda, Türkiye, kendi hakkında maddi hata, yalan, kötücül okuma ve seçici tavır içeren gazetecilik çıktılarını yine ancak bu mecraların bizatihi kendisiyle yalanlayabilir olmakta. Elbette bu da medyanın efendilerinin lütfettiği küçük bir alanla sınırlı olmak üzere…

Hakan Önal 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı girin