Hiç doğmadığı halde her zaman var olan nedir? Hep geliştiği halde hiç var olmayan nedir? Birincisi düşünüşün yardımıyla akıl tarafından sezilir. Çünkü her zaman aynıdır. İkincisine gelince, onu kanaatle akla dayanmayan hissiyat tasarlar, çünkü o doğar ve ölür, ama hiçbir zaman gerçekten var değildir.” (Platon, Timaois)

Felsefî açıdan izâhı ve tahlîli en zor olan mefhumlar; günlük hayatta en sık kullandığımız, en âşinâ olduğumuz ve mânâlarının sarâhati noktasında hiçbir itirazın cârî olmadığını düşündüğümüz; ezcümle ne olduklarını en iyi “bildiğimiz” mefhumlardır.

Mesela “varlık”, mesela “insan”, mesela “devlet”, mesela “adalet”, mesela “tabiat”, mesela “kadın”, mesela “gerçek”, mesela “edebiyat”, mesela “sanat”, mesela “siyaset”, mesela “akıl”.

Şayet daha önce bu mefhumlara dair esaslı bir “nedir?”, “ya hakikaten nedir?!”, “cidden yahu, nedir, neyin nesidir?!” gibi bir soru sormadıysak, merhum Cemil Meriç’in “Sen düşüncelerin bulutlaştığını bilir misin? Bulutlaşır, cıvıklaşır, katranlaşır. Tedailer zikzak çizer boyuna. Kafatasında musîkisi biter kelimelerin, uğultu başlar, şuuraltının veya şuursuzluğun uğultusu. Hayat, uyku ile uyuşukluk arasında rakseder.” diye anlattığı, ancak atonal müziklerin fonluk edebileceği garip hâli henüz yaşamamışız demektir.

O zaman belki şimdi; mezkur çetrefilli mefhumlardan bir mefhum olan, günlük vasatî mânâsının sarâhatinin tükürerek söndürdüğü, kendi muhtevasına matuf yakıcı soru meşalelerinin ıslak küllerinin üstünde yükselen, o pek bildik, pek tanıdık “halk”a dair yürüteceğimiz ontolojik tahkikata mahallik edecek bu makalede, en azından “bulutlaşma” safhasını yaşayabiliriz.

Yahut yaşamayız. Ama biz yine de “katran”, “zikzak”, “uğultu”, “uyuşukluk” safhalarının hepsine birden sarsıla sarsıla vâsıl olmamız temennisiyle sorularımızı tek tek yakalım:

Halk Nedir? 

Halk nedir? Ya da halk kimdir? Kimlerden mürekkeptir? Bir ülkede yaşayan bütün insanlar için “o ülkenin halkıdır” diyebilir miyiz?

Şayet bir ülkede yaşayan, hükümdar ya da hükümet de dâhil bütün insanlar halkı teşkil ediyorsa, o zaman, halkla halk-olmayan arasındaki farkı nasıl tespit edeceğiz?

Halkın bir ötekisi, bir nakîzi, bir mefhûm-u muhalifi olmadığı zaman, “halk” tesmiye edilen Şey’i tefekkür etmek nasıl mümkün olmaktadır?

Yok, ülke idaresini, ülke hükümetini elinde tutanların dışında kalanlar için “halktır” dersek, halkın çerçevesini teşkil eden dış kurucu ötekiye sadece, son karar verici vaziyetindeki idari iktidarı (kral, emir, cumhurbaşkanı, başkan vs.) dahil etmemiz kâfîdir diyebilir miyiz?

Yoksa tebaa hakkında karar verme salâhiyetini hâiz bütün âmirleri (parlamento, bürokrasi, medya vs.) halkın dışına vaz etmemiz mi icap etmektedir? Peki, birbirlerinin tebaaı olan, birbirlerine farklı derecelerde tâbî olan amirlerle, geriye kalan tebaa arasında nasıl bir farktan söz edebiliriz? Onları halkın amiri, halkı da, o birbirlerinin tebaaı olan amirlerin tebaaı haline getirip, sonra da halk kılan hangi hususiyet olmaktadır?

Sorular bu kadarla sınırlı değil elbette:

Diyelim ki devlet örgütlenmesi içinde amir vaziyette olan tüm failleri halktan temyiz ettik. Bu sefer de, geride kalan tüm insanların hep beraber halk haline geldiklerini iddia edebilir miyiz? Muhacirler mesela? Turistler? Mülteciler? Ülke dışında yaşayanlar? Başka bir ifadeyle, halktan biri olmanın yegâne kriteri vatandaşlık mıdır yalnızca? Sonradan vatandaşlık alanlar için ne demeliyiz peki? Onlar da halktan biri haline gelirler mi?

Bebekleri, zekâ engelli olanları, komadakileri, bitkisel hayattakileri, delileri, suçluları, yıllarca yurt dışında yaşamış ve bu yüzden dilini, kültürünü, hatta dinini tamamen unutmuş olanları, ülkede yaşayan insanların kahir ekseriyetinin dinine intisap etmeyenleri, idarî iktidara sahip olmasalar da ülkede yaşayan insanların ekseriyetinden tıpkı ülke âmirleri gibi farklı kudretleri haiz olan iş insanlarını, sanatçıları, akademisyenleri, ya da ülkelerinin manda haline getirilmesini isteyenleri de halkın bir parçası olarak görmemiz gerekir mi?

Yani halktan biri olmanın esas şartını -o neyse artık- teşkil eden siyaset midir? Hukuk mudur? Din midir? İktisat mıdır? Kültür müdür? Etnisite midir? Sınıf mıdır? Statü müdür? Nedir? Hangisi ya da hangileridir?

Peki, milletle  halk arasındaki fark nedir? Ya cemiyetle halk arasındaki fark? Cemaatle halk arasındaki?

Hakikat mi? Muhal mi?

Bu arada; aramızda halkı gören olmuş mudur hiç? Bütün bir halkı müşahade etmiş olanımız olmuş mudur şimdiye kadar? Olduysa, tarif yahut tasvir edebilir miyiz? Olmadıysa, her “halk” dediğimizde baştan sona gayr-ı ampirik, gayr-ı maddî bir nesneden bahsettiğimizi ve dolayısıyla ancak hayale ve fikre tahvil edilmiş masalsı, mitik, kurgusal bir kendiliği habire telaffuz edip durduğumuzu kabûle mecbur haldeyiz mi demektir?

Gerçekte halk diye bir şey yok mudur? Maddiyatta karşılığını bulamadığımız her şeyi (mesela akıl, mesela güzel) -gerzek pozivitivistler gibi- inkâr mı etmemiz lazım?

Bu soruların yangınında ortaya çıkan titrek manzara şu: “Halk” dediğimiz kendiliği doğrudan işaret edemiyoruz. Tarifi ve tasviri muhal bir nesne halk. Fakat bu durum, onun külliyen var olmadığına da delalet etmiyor. Zira ne kadar tebaadan bahsedebiliyorsak, işte o kadar halktan bahsedebiliyoruz. Ne kadar devletin (fantazmatik transandantal bir birlik olarak) mevcudiyetinden söz edebiliyorsak, işte o kadar halkın mevcudiyetinden söz edebiliyoruz. Ve ihatâ ettiği failleri görünce de, tanımakta hiç güçlük çekmiyoruz: “İşte halkımız”, “işte halktan biri” diyoruz.

Nitekim herhangi bir siyasî nizamda (demokratik ya da monarşik usulde) hükümran olan birini gördüğümüzde, onun karşısında ya da arkasında olan; seçen, tasdik eden, takdis eden, ispat eden, yıkan, itiraz eden, nefyeden, ihtar ve ikaz eden, tenkit eden ve zelilleştiren bir halkın; idari iktidarın hem imkân hem de imkansızlık şartı olarak tebarüz eden bir kütlenin mevcudiyetini kabule mecbur hale geliyoruz.

Ve sonunda her tarihte ve her coğrafyada mevcut olan, fazlaca küllî ve bu yüzden fazlaca anakronik bir “halk”a şehadet etmeye başlıyoruz.

Hülasa halk, ne hissedilebilir ne de idrak edilebilir. Buna mukabil kendisi üçüncü bir cinse (triton genos), -Derrida’nın ifadesiyle- “cinsin ötekisi olan bir cinse” ait, paradigma düzenine ve her türden model(lemey)e hariç olarak, kategorilere ve kategorik zıtlıklara (akıl-mit gibi) sığmayıp taşarak ısrarla ve tekrarla “vardır” (il y a).

Halk, meşru bir akılla (logos) değil; melez, hatta -Platon’un ifade ettiği- “piç bir akıl yürütmeyle” (logismo notho) söylemselleştirilebilir ancak. Ve kendisini sanki “bir rüyadaymış gibi” şekilsiz, suretsiz (amorphon) ve aporetik göstermektedir.

Bu paradoksal haliyle halk, Platon’un Timeos’unda geçen ve ıstılâhî mânâsı bizzat Platon tarafından inşa edilen “khora”ya epeyce benzemekte değil midir?

Malum, Platon dünyanın (kainatın) nasıl yaratıldığını izah ederken, dünyanın sadece ilâhî bir fikrin, mânevî bir eidosun, değişime tâbî olmayan semâvî bir modelin maddiyattaki deforme bir tahakkuku ya da tecessümü olarak vücut bulmasının mümkün olmadığını söyler ve ilave eder: İdea(l) ile ampirik arasındaki ilişkiyi tesis edecek; ne ideale ne de ampiriğe irca edilebilecek, bilakis her ikisinin birden kendisine kaldırabilecek üçüncü bir -transandantal- unsurun cârî olması lazımdır.

Bu öyle bir unsurdur ki, kendisi idea(l) gibi değişmez olmakla beraber, ampirikte cereyan edecek her türden değişime de ev sahipliği yapacaktır. Tıpkı bir balmumu gibi; hem haznelik ettiği ampirik nesnelerin şekillerine bürünmeyecek hem de onların sahip oldukları şekilde mekan bulmalarına imkân verecektir. Yani hem şekilsiz olacak, hem de her türden şekle ev sahipliği edecektir.

Bu temsil edilemezlik dâhilinde khora, her türden temsilin imkân-şartı olarak tebarüz eder. Fakat tam da bu hususiyeti itibarıyla, ne akılla kavranabilir ne de hislerle. Ancak anası babası belli olmayan bir akıl yürütmeyle lafza ve teoriye dökülebilir.

Ezcümle halk; ulus, devlet, etnisite, ırk, cinsiyet, sınıf ve statü gibi bir idealite, normativite ya da modelleme değildir. Beşerî ilişkilerin kaba toplamına da irca edilemez. Bilakis, bütün siyasî-içtimâî idealitelerin gölgeleri olan gündelik beşerî ilişkilerin zuhur ettiği perdedir.

Bu perde olmaksızın, beşerî ilişkinin hiçbir türü (siyasî, iktisâdî vs.) tasavvvur edilemez. Ve bu perde olmaksızın, hiçbir (siyasî) ideal tahakkuk edemez.

Halkın Reisliği

Beşerî ilişkileri tesadüfî ve kaotik ilişkiler olmaktan çıkartıp hukukî ve siyasî ilişkilere tahvil etme niyetinde olan her fail (bildiğimiz “siyasetçi”, daha doğrusu “siyasî lider” işte) için olmazsa olmaz olan tek şey vardır: Siyasî idealin ve ampirik beşerî ilişkilerin karşılaşma, zıtlaşma ve kaldırılma noktası olan perdeyle -halkla- aynı ontolojik statüye sahip olmak.

Beşerî ilişkilere reislik edecek olan failin nihâî nesnesi, bu ilişkilere mekân olan halktır. Nitekim bu failin nedeni de, bu failin failleşmesine tavassut eden ideallerinin tahakkukuna mekanlık eden bizatihi halktır. Başka bir ifadeyle halk, reisin nesne-nedenidir.

Artık ağzımızdaki baklayı çıkartabiliriz: Teklif edilen cumhurbaşkanlığı sistemi, normatif siyasî bir idealin (komünizm, kemalizm, liberalizm, “İslamcılık” vs.) vatandaşlar üstündeki mutlak tahakkukuyla uzaktan yakından alakası olmadığı gibi mevcut beşerî ilişkilerin kaotik çoğulluğunu muhafaza etmekle de rabıtalı değildir.

Ülkemizin ve dünyamızın ideal vatandaşlarını bu denli tedirgin eden sistemin en tedirgin edici tarafı, kendisini tam da halkla aynı ontolojik statüde vaz etmiş olmasıdır.

Suheyb Öğüt

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı girin