Hiçbir şey göründüğü gibi değil! İsviçre de öyle

93

Meşhur çikolataları, Alp’leri, rengarenk kartpostalları ve en önemlisi gelişmiş refah düzeyiyle insanların rüyalarını süsleyen İsviçre… Dünyanın en mutlu ülkeleri sıralamasında ilk 5’te yer alsa da göç karşıtı politikaları ve İslamofobik yasaları bu ülkenin uzaktan göründüğü gibi masum olmadığının sinyalini veriyor.

Çoğumuzun çocukluğundan hatırlayacağı kırmızı yanaklı, basit elbiseli, hiç yorulmadan herkesin yardımına koşan kız çocuğu Heidi… Suratsız dedesini bile yola getiren, engelli arkadaşına yardım eden, kendi gibi çalışmak zorunda olan Peter ile dağlarda, tarlalarda koşturan bu küçük kız çocuğu aslında İsviçre’nin toplumsal tarihinde hatırlanmak istenmeyen bir gerçeğin simgesi.

Evrensel Kültür dergisi

Heidi’nin yapımcısı Johanna Spyri İsviçre’nin belki de en büyük utancına ışık tutmuştu.

Heidi’nin çıplak ayakları İsviçre’nin bir nevi “kurtarılmış” (!) köle çocuklarını temsil ediyordu.

1800’lerden 1970’lere kadar İsviçre’de çocuk sömürüsünün en feci örneklerinden biri yaşanmıştı. Verdingkinderler…

Devlet, kiliseyle iş birliği yaparak devlete borcu olan, boşanmış ya da maddi durumu kötü durumdaki ailelerin çocuklarını Alplerin eteklerindeki çiftliklere gönderiyordu. Burada çalıştırılan “sözleşmeli çocuklar” devlete göre “kurtarılmış çocuklar” (verdingkinder) olarak adlandırılıyordu.

Bu çocukların çoğu, aileleriyle evde otururken zorla alınıyor ve kiralandıkları çiftliklerde her türlü işe koşturuluyordu. Çocukların şehirlerde kurulan pazarlarda köle gibi satışa çıkarıldığı da oluyordu.

Bu sistem hem zengin ailelere hem de devlete kazandırıyordu. Çocuklar elit zümre için bedava iş gücü demekti, devlet için ise döner sermayeye katkıydı. Köle çocuklar ev sahipleriyle aynı yemekten yiyemez, aynı kıyafetleri giyemezdi; üstelik ahırda uyumak zorundaydılar. Bununla da kalmayıp bu çocuklar kiralandıkları ailelerde fiziksel ve psikolojik şiddete, cinsel tacize maruz kalıyorlardı.

Çocuklarını geri almak isteyen aileler hapse atılıyor veya onlar da çocukları gibi zorla çalıştırılıyordu. Bu şekilde ailelerin üstünde ciddi bir baskı oluşturuluyor, ısrarcı olmamaları sağlanıyordu. Yalnızca 1930 yılında 30 bin çocuk bu şekilde köle olarak kullanılırken toplam sayı ise 100 bini geçti.

Ünlü ressam Albert Anker İsviçre yaşamını yansıttığı tablolarında bu çıplak ayaklı çocuklara çokça yer vererek görmezden gelinen bu gerçeği sanat meraklısı zengin zümrenin önüne sermeyi amaçladı.

Blick gazetesinin 15 Ekim 2011’deki haberinde, 76 yaşındaki Hugo Zingg, Der Verdingbub filminden cesaret alarak yaşadıklarını paylaşmıştı. “Ben de o cehennemi yaşadım!” Bu açıklama İsviçre’nin insanların en masumane yılları olan çocukluk dönemlerini nasıl kararttığının en açık göstergesiydi. The Local Switzer’ın haberine göre, konu dillendirilmeye başlayınca İsviçre 2013’te “verdingkinder”lerden özür dilemek zorunda kaldı. Ama hiçbir özür o cehenneme dönen hayatları kurtaramaz!

Merve Gökhan 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı girin