Nefrete kim dur diyebilir?

158

Yeni Zelanda’da yaşanan terör saldırısı içimizde derin bir kuyu açtı. Kuyuyu açanlar derindeki suya ulaşmak için binlerce kürekle giriştiler hem de. Üstelik bu kuyu içimizdeki ilk kuyu da değildi. Sonra durduk. Kuyuya kuş bakışı bakıverdik. İçimiz göz göz olmuştu. Binlerce yıllık bir acı kuyuya akmış, suyunsa rengi bulanmıştı…

Saldırıyı yapan caninin motivasyonu konuşuldu günlerce. Görüntüleri izleyenler şokta, izlemeyenler merakta kaldı. Bir insanın böyle canavarlaşmasını, gözünü bile kırpmadan elli insana kıymasını istesek de istemesek de seyrettik. Ve bu seyir hepimizi derinden etkiledi. Çünkü yaşananlar ne bir filmdeki katliam sahnesiydi ne de çocukluğumuzdan beri oynamak zorunda kaldığımız bir bilgisayar oyunu. Ölenler insandı, ölenler Müslüman.

İnsanların arasına nefret tohumları ekmeye çalışan azılı, obsesif bir katille karşılaştık. Ve terörün dininin, dilinin, ırkının olmadığına bir kez daha şahit olduk. Yeni Zelanda’da yaşananlar ancak cehalet ve nefretin bir ideolojiye yahut bir dine ihtiyaç duymaksızın zehrini akıtması olarak değerlendirilebilir. Ancak bu zehrin cemiyete bireysel bir çabayla zerk edilmesi, nefretin ardındaki tabloyu saklamıyor.

Katilin dinler arası bir çatışma ortamı yaratmak niyetiyle yaptığı bu katliam, mutlaka İslam düşmanlığı pompalayan bir kaynağa dayanıyor. Çünkü Hristiyan olmadığı bilinen katilin İstanbul’a Constantinople diyerek fetih çağrıları yapması, İslam dünyasında saygınlığı tartışmasız olan Erdoğan’ı öldürme planları kurması başka türlü açıklanamaz. O, koşullanmış bir İslam düşmanı. Katliamda fail, bir mimetik arzu üçgeninde, bir araya gelemeyecek iki noktayı başka yollar kullanarak birleştirmeyi başaran, son nokta görevindeydi. Geriye kalan ise noktaları birleştirip yürümekti…

Hristiyan öğretisinde Vaftizci Yahya olarak bilinen Hz. Yahya’nın hikayesini bilir misiniz? Konuyu ele alan metinler Hz. Yahya’nın katledilişini anlatır. Hikaye hükümdarın evlenmesinin haram olduğu bir kadınla evlenmek istemesiyle başlar. Hz. Yahya bunun uygun olmadığını söyleyince zindana atılır. Ama onun zindana atılması, evliliği gerçekleşmeyen kadın için yeterli değildir. Engel, nefret olur boy verir. Hz. Yahya’dan intikam almak için öz kızını kullanan kadın, kızına yüklediği mimetik arzuyu hükümdarın üstüne salar. Bu atomize arzular büyüyen dalgalar halinde kızın zihninde bulur kendini. Hükümdarın dikkatini çeken kız “Kellesini istiyorum.” deyiverince, cellat zindana koşar ve Hz. Yahya katledilir. İstenilen ölümken şiddet tırmanır ve sonunda Hz. Yahya vahşice katledilir.

Kız tıpkı Yeni Zelanda’daki cani gibi katliamın esas faili olmuş ve beklenenden daha acımasız bir sonuç doğurmuştur. Kaynağından boşalan arzunun her dalga boyunda daha şiddetli arzularla dolmasına, şiddetin ve kurbanlaştırmanın boyutlarıyla doğru orantılı olarak artmasına yol açar. Hadiseyi izleyen cemiyet ise durumu onaylayan konumundadır. Bu suskun onay ise akıllara hemen “Nazi Almanyasını” getirir.

Hatırlayın! Nazi subayları binlerce Yahudi’yi katlederken resmi evraklara nasıl not almıştı? Kudüs’te yargılanan Nazi subayı Adolf Eichmann’ın duruşmasını izleyen Hannah Arendt durumu şöyle anlatıyor: “Bu meseleyle ilgili bütün yazışmalar katı “dil kurallarına” tabiydi. Bu nedenle, Einsatzgruppen’ın raporları hariç, “imha”, “tasfiye” veya “öldürme” gibi cesur kelimelerin geçtiği belgelere pek rastlanmaz. Öldürme için belirlenen kod adlar “nihai çözüm”, “tahliye” ve “özel muamele”ydi. Arendt bu durumu şöyle açıklıyordu: “Bu dil sisteminin asıl etkisi, söz konusu insanları yaptıklarından bihaber tutması değil; insanların yaptıklarını, cinayet ve yalanlarla ilgili eski, “normal” bilgileriyle aynı kefeye koymalarını önlemesiydi”. Yani kıyımcının yaptığı katliam “kötü” değildi. Aynı zamanda günah keçisi her kimse, bunu hak etmişti. Ve en kötüsü onlar için “Her şey normal”di.

Arendt’in şaşkınlığı, Eichmann davasında herkes karşısında Yahudiler’den nefret eden, sapık ve sadist, hasta ruhlu, kötü mü kötü bir cani görmeyi beklerken sakin bir adamla karşılaşmasınaydı. Onun sözleriyle, “Eichmann’ın Yahudiler’den hastalık derecesinde nefret eden fanatik bir antisemit olduğu veya birilerinin onun beynini yıkadığı falan yoktu.” Aksine, Adolf Eichmann son derece sıradan, hatta fazlasıyla sıkıcı bir bürokrattan başka bir şey değildi. Hatta mahkemenin başlarında, kullandığı “resmi dil” sebebiyle özür diledi, zira kendisinin “tek dili, resmi yazışmalarda kullanılan bu dil” idi, bu sebeple sorulara verdiği cevaplarda “her zaman aynı şeyleri aynı biçimde ifade ediyordu.” Yani bir dilin kullanım şekli pek çok şeyi de belirliyordu.

Yeni Zelanda’da yaşananların ardından küresel medya hangi dili kullandı? Katili nasıl tanımladı? Ölenlerin Müslüman olması ve bu caniliği yapanınsa Batılı, beyaz bir erkek olması haber diline nasıl yansıdı?

Yoksa Arendt’in şaşırarak aktardığı vurdum-duymaz, içler acısı aktarım şekli devam mı etti? Maalesef hadisenin ardından ilk etapta kimsenin dili, katliamı yapana “terörist” demeye varmadı. Pek çok haber kanalında, katilin çocukluk resimlerine yer verilirken esas vurgulanmak istenen onun da bir zamanlar melek gibi bir bebek olduğuydu. Oysa katil, gözünü bile kırpmadan katlettiği insanları videoya kaydedip çoktan acımasızlığını ilan etmişti.

Peki, küresel medya kendini bir Müslümanın yerine koysa, yine aynı başlığı atıp katilin melek gibi bir bebek olduğunu anlatır mıydı? Yahut bu katliamı yapanın kendisi bir Müslüman olsa onun da bebekken meleklere benzediğinden bahseder miydi? Onlarca insanı öldüren bir adamı bebekliğiyle sunmak ne kadar da acımasız bir yaklaşım öyle değil mi? Ve sürekli barıştan, özgürlükten bahsedenler için ne büyük çelişki…

Peki, nefrete kim dur diyebilir? Mükemmel bir cemiyet mi? Maalesef böyle bir cemiyet hiç olmadı. Ki cemiyet, hiçbir zaman vücut gibi işleyen, herkesin görevini yerine getirdiği bir model de olmadı.

Cemiyete mensup her bireyinse farklı özelliklere sahip olduğu bir gerçek. Tıpkı parmak izlerimiz gibi eşsiziz. Ve işte bu eşsizlik, aynı zamanda hepimizi kurban olmaya bir adım daha yaklaştırıyor. Gurbette Müslüman olmak ya da “Nazi Almanyası”nda Yahudi olmak bir gün kurban ya da günah keçisi ilan edileceğinizin göstergesi olabilir. Üstüne üstlük Batılı bir beyaz olmadığınız için, katilinizin bir zamanlar melek gibi sarışın bir bebek olduğu da hatırlatılabilir. Şüphesiz bizim dikkat çekmemiz gereken nokta, vakalar ne kadar şahsına münhasır olursa olsun şiddet mekanizmasının bir şekilde kuruluyor olmasıdır.

Bu nedenle, ayrım yapmadan Yeni Zelanda’da masum insanların canını alan katille Türkiye’de, Fransa’da, Myanmar’da insanları katledenler arasında hiçbir fark olmadığını kabul etmek gerekiyor. Ancak buna ek olarak, yapılan katliamı sıradanlaştırmak ve suskunlukla karşılamak ise “Nazi Almanyası”nda “Eichmann olmak” ile aynı kapıya çıkıyor.

Camiye elinde çiçekle koşan, ağlayarak “ne yapacağımı bilemiyorum ama o insanlar için bir şeyler yapmam gerekiyor” diyen genci yahut başına doladığı eşarpla katledilen Müslümanların ailelerini ziyaret eden Yeni Zelanda Başbakanı Ardern’i görünce bir nebze de olsa içimiz rahatladı. Her ne kadar ilk etapta “terörist” kelimesi kullanılmak istenmese de sonunda istenen kutuplaşma ortamının aksine bir dayanışma, sahiplenme ortamı yaratıldı.

Her şeyin bir bir sıradanlaştığı şu dünyada, nefrete dur diyebilmek için, hiç değilse kötülüğü sıradanlaştırmadan, kutuplaşmak ve savaşmak yerine, kötülükle göbek bağını koparamamış olanlara inat Müslümanlara ve bulunduğu yerde azınlık olduğu için ezilenlere sahip çıkılmalıdır.

Ayşegül Yılmaz

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı girin