Başkan Erdoğan’ın tarihi Tahran konuşması

21

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirvesi’nde tarihi bir konuşma yaptı. Konuşmasında Astana Süreci’ne vurgu yapan Erdoğan, İdliblilerin katliama maruz kalmaması için gayet açık bir konuştu. Konuşmanın satır başları şöyle:

Aziz kardeşim Sayın Cumhurbaşkanı Ruhani, değerli dostum Rusya Federasyonu Başkanı Sayın Putin, bu önemli zirve vesilesiyle sizlerle birlikte olmaktan duyduğum memnuniyeti belirtmek istiyorum.

Zirveden çıkacak sonuçlar tüm dünya tarafından sabırsızlıkla bekleniyor. Alacağımız kararlarla beklentileri boşa çıkarmayacağıza inanıyorum.

Astana ruhunun özünde asgari müştereklerde buluşma iradesi göstermemiz vardır. Bu asgari müşterekler ise Suriye’nin siyasi birliğinin sağlanması, toprak bütünlüğünün korunması ve itilafa siyasi bir çözüm bulunmasıdır. Bu amaçla baştan beri sahada şiddetin durdurulması, insani durumun iyileştirilmesi ve siyasi sürecin önünün açılmasını hedefledik.

“Gerginliği azaltma bölgelerinden geriye sadece İdlib kaldı”

Aynı anlayışla Cerablus, el-Bab ve Afrin gibi yerlerde sahaya inerek kendi askerimizin kanı ve canı pahasına terörist unsurları bölgeden temizledik. Böylece Suriye topraklarını güvenli hale getirerek huzur ve istikrarı temin ederek mültecilerin evlerine dönebileceği şartları hazırlamaya çalıştık. Diğer taraftan yine Astana kapsamında hayata geçirdiğimiz en kritik adım gerginliği azaltma bölgelerinin tesisiydi. Ancak zamanla bunlar farklı bahanelerle tek tek tasfiye edildi. Bugün gerginliği azaltma bölgelerinden geriye sadece İdlib kaldı.

 

“Süreç çok riskli bir yere geldi”

Burada muhalefet bölgelerin tesisinin ardından yaşanan gelişmeler sebebiyle kendileri bu konuda aldatıldıklarını düşünüyorlar. Türkiye olarak şehitler verdiğimiz ve ciddi özveride bulunduğumuz bu sürecin şu an itibarıyla çok riskli bir yere geldiğini görüyoruz. Şunu bir kere daha vurgulamak istiyorum. İdlib sadece Suriye’nin siyasi geleceği için değil bizim milli güvenliğimiz ile bölgenin barış ve istikrarı bakımından da hayati öneme sahiptir.

“İdlib’de ortak kaygılarımızı dikkate alan makul bir çıkış yolu bulmalıyız”

İdlib’in kan gölüne dönmesini asla istemiyoruz. Siz dostlarımızdan da bu çabalarımızda bize destek olmanızı bekliyoruz. İdlib’de ortak kaygılarımızı dikkate alan makul bir çıkış yolu bulmalıyız. Tehditlerin bertaraf edilebilmesine yönelik her türlü çabayı göstereceğiz. Bu çerçevede Rus dostlarımızın rahatsızlık duyduğu unsurları Halep ve Himenin bölgesine yönelik saldırılara girişemeyecekleri yerlere çekmeyi deneyebiliriz. Böylece İdlib bölgesinde kritik yerlerin kontrolü sadece ılımlı muhalifler tarafından sağlanır hale gelecektir.

“Suriye halkının geleceğini ilgilendiren bu konuda Türkiye’nin tavrı bellidir”

Meseleyi Astana ruhuna uygun şekilde ve suhuletle çözümlemeyi hedeflemeliyiz. Bu konuda Astana’nın itibar ve güvenliğinin sınanacağı son fırsattır. İdlib’in akıbeti konusunda varacağımız anlayış Suriye bağlamındaki işbirliğimizin geleceğini de şekillendirecektir. Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetinin ve kararlılığının doğru anlaşılmasını sizlerden özellikle rica ediyorum. Ülkemizin ve kardeşimiz olarak gördüğümüz Suriye halkının geleceğini bu derece yakından ilgilendiren bu konuda Türkiye’nin tavrı bellidir. Astana garantörlerinin Suriye’de yeni bir şiddet dalgası ve insani kriz yaşanmasına izin vermeyeceği mesajı bu zirveden uluslararası kamuoyuna verilmelidir.

“Amerika’nın bölgede bir diğer terör örgütünü güçlendirmeye devam etmesinden rahatsızız”

Bizler İdlib’e odaklanırken ve dünya gözlerini buraya çevirmişken Fırat’ın doğusunda arzu etmediğimiz gelişmeler yaşanıyor. Bir takım yabancı güçlerin bölgede DEAŞ ile mücadele bahanesi ile attığı adımların artık bambaşka bir istikamete yöneldiği gizlenemez bir gerçektir. Artık DEAŞ tehdidi ve tehlikesi kalmamış olmasına rağmen Amerika’nın bölgede bir diğer terör örgütünü güçlendirmeye devam etmesinden rahatsızız. Amerika’nın artık 20 bine yakın tırı silah mühimmat ile birlikte bölgeye göndermesi, 3 bine yakın kargo uçağını aynı şekilde bölgeye göndermesi bu terör örgütünün ne denli güçlendiğinin çok açık ifadesidir. Suriye rejiminin de göz yumması ile Fırat’ın Doğusunda güçlenen terör örgütü sahadaki varlığını yabancı güçlerin desteği ile kalıcı hale getirmeye çalışıyor.

“PYD/YPG dahil Suriye’den kaynaklanan terörür her türlüsüne ortak tavır almalıyız”

Bu durum sadece bizim milli güvenliğimizi ilgilendirmekle kalmıyor aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve geleceğine de tehdit oluşturuyor. PYD/YPG dahil Suriye’den kaynaklanan terörür her türlüsüne ve Suriye’nin siyasi birliği ile toprak bütünlüğüne kasteden bütün girişimlere ayrım yapmadan ortak tavır almalıyız. Ülkenin bir bölümünde sergilenen hassasiyetlerin diğer bölümünde gösterilmiyor olması hem Suriye halkının hem de uluslararası toplumun burada verilen mücadeleye bakışını olumsuz etkiliyor. Türkiye, özellikle Suriye’nin siyasi, coğrafi ve sosyal bütünlüğü gerçek anlamda sağlanana kadar bölgedeki varlığını korumakta kararlıdır.

“Tehdidin kaynağına ve boyutuna göre gereken adımları atmayı sürdüreceğiz”

Ülkemizin bekasına tehdit oluşturan yapıların hudutlarımızın hemen ötesinde cirit atmasına müsaade edemeyiz. Tehdidin kaynağına ve boyutuna göre gereken adımları atmayı sürdüreceğiz. Biz Suriye’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararına uygun kalıcı bir çözüm bulunmasından yanayız. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilcisi ile işbirliği halinde anayasa komitesinin oluşumunun tamamlanmasına serbest ve adil seçimler yapılması için şartların bir an önce hazırlanmasına önem veriyoruz. Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri dönüşü ve ülkenin yeniden inşası ancak bu gelişmelerin ardından daha anlamlı bir şekilde ele alınmaya başlanabilir. Geri dönüş sürecinin gönüllülük esasına göre uluslararası hukuka uygun olarak ve Birleşmiş Milletler ile işbirliği halinde yürütülmesi esas olmalıdır.

Burada özellikle bir konuyu da gündeme getirmem gerekiyor o da şudur; Kimyasal silahların yasaklanması sözleşmesi 1915’te imzalanmış. 1997 kimyasal silahların yasaklanması örgütünün kurulması kimyasal silahlarla ilgili tavırlar koyuyoruz doğrudur yerindedir. Fakat kimyasal silahlarla ölenlerin öldürülenlerin sayısına baktığımız zaman orada bin, iki bin, üç bin, beş bin kişiyi görüyoruz ancak konvansiyonel silahlarla öldürülenlere baktığımız zaman orada onbinler yüzbinler görüyoruz.

“Neticesi ölüm olduktan sonra kullanılan kimyasal olsa ne fark eder, konvansiyonel olsa ne fark eder?”

Şimdi biz konvansiyonel silahlarla öldürülenlere karşı veya öldürenlere karşı tavır almakta gecikiyoruz ama kimyasal silahlara karşı tavır koyuyoruz. Neticesi ölüm olduktan sonra kullanılan kimyasal olsa ne fark eder, konvansiyonel olsa ne fark eder? Buna karşı bizim bu yıl Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda da bu işi gündeme getirmek suretiyle yeniden bunu güncellemenin ortaya koymanın kimyasal konvansiyonel buna karşı bir ortak tavır takınmanın ki burada birinci derecede Rusya Federasyonu’na büyük görev düşmekte. Zira Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde de Rusya Fedarasyonu’nun yer alması böyle bir kararın alınmasının da bana göre neticesini çok daha açık net hale getirecektir.

Bu zirveden çıkacak sonuçların Suriyeli kardeşlerimiz için hayırlara vesile olmasını ve Suriye’de barış ortamının tesisine katkıda bulunmasını temmenni ediyorum. 12 maddelik bir sonuç bildirgesi var bu sonuç bildirgesi ile inanıyorum ki şu anda dünyanın da bugün artık buna Tahran bildirisi diyeceğiz. Tahran Bildirisi’ni herkes şu anda bekliyor ve bunun tesirini de inanıyorum ki göreceğiz ve aziz kardeşim Cumhurbaşkanı sayın Ruhani’ye göstermiş olduğu misafirperverlikten ötürü şükranlarımı sunuyorum. Bundan sonraki toplantıyı Rusya’da yapacağız. Rusya Federasyonu’ndaki yapılacak toplantıya da çok daha olumlu gelişmelerle gitmeyi temenni ediyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı girin