Scroll Top

Uluslararası basında Türkiye: Gazetecilik etiği ve iktidarsızlık sorunu

west fails coup test in turkey

“Gerçek” bir gazeteci ulusal ya da uluslararası siyasete ilişkin bir yayın yaparken gazetecilik etiğinin bir gereği olarak “dünyayı yöneten gizli güçler” türünden komplolara haberinde yer vermez. Fakat uluslararası basının özellikle Türkiye’ye ilişkin haberlerinde bu türden bir komploculuk mantığı karşımıza çıkıyor.

Mark Fenster’in Komplo Teorileri: Amerikan Kültürü’nde Gizlilik ve İktidar isimli kitabında belirttiği gibi; bir iktidar teorisi olarak komplo teorileri iktidar ilişkilerinin, bir ideolojik yanlış tanınması olarak tahakkuk eder (s. 67). Yaygın bir komplo teorisi olarak gizli güçler komplosu ise iktidar yapısında meydana gelen kayma ya da çözülmelerin yavan bir okuması olarak tezahür eder.

Zihinsel konformizm, tafsilatlı ve karmaşık ekonomik, sosyal ve siyasi bütün içerisindeki gelişmeleri analitik bir biçimde açıklama zorluğundan mütevellit rahatlıkla gizli güçler komplosuna başvurabilir. Siyasi merkeze etki edecek nitelikteki önemli bir meseleye karşın toplumda bir memnuniyetsizlik ya da korku söz konusu olduğunda, gizli güçler komplosu bir maymuncuk işlevi görerek memnuniyetsizlik ya da korkuları temellendiren bir açıklama olarak ortaya çıkar. Bu güçlerle siyasi vakaları açıklamak, aynı zamanda, siyasetin failini de karanlık, tekinsiz, belirsiz, illegal ve hatta kimliksiz olmakla tavsif etmek manasına geliyor. Gizli güçler komplosunun işletilmesi siyasi yapıdaki cari güç krizlerinin anlamlandırılmasında resmi/demokratik otoriteye örtülü bir iktidarsızlık iması taşır. Dolayısıyla sorun bir iktidar krizinden ziyade, bir iktidarsızlık krizidir. Gizli güçler komplosuyla üstü örtülen, siyasi yapının egemenlik tahkimatındaki eksikliklerin bizatihi kendisi olmaktadır.

Siyasi gelişmeleri amatörlük ya da lakırdı düzeyinde komplolarla açıklamak keyifli bile olabilirken söz konusu enformasyon çabaları gazeteciliğin kapsamına girdiğinde bazı otomatik filtreler devreye girer. Alelade bir anlatının gazetecilik sayılmamasının nedeni ya da –tersinden söyleyecek olursak– gazeteciliği alelade bir enformasyon çabasından tefrik eden husus, gazeteciliğin uluslararası bazı etik ilkelerle yapılıyor olmasıdır. Buna göre, gazetecilik etiği, gazetecinin bütün biyografisini paranteze alarak halkın sadece ve sadece gerçeklerden haberdar olmasını sağlar.

Gazetecilik etiği bir haberin çerçevesini çizmediği takdirde hikâyeler berraklıktan uzaklaşmaya başlar. Failler silikleşir. Nihayetinde 5N1K kuralındaki “Kim?” sorusunun cevabı tam da gizli güçler komplosunda olduğu gibi karanlık ve tekinsiz öznelere dönüşür. Bu nevi “komplo gazeteciliği” tuzağına düşmemek için haberler, gazetecilik etiğinin rehberliğinde “yanlışlanabilir” kaynaklarla aktarılır; genel geçer, test edilemeyecek ve propagandist ifadelerden kaçınılır. Aksi takdirde haberdeki failler tıpkı gizli güçler komplosunda olduğu gibi yanlışlanamayacak bir pozisyona oturtulur. Zira bir komplo teorisinin (hatta iyi bir komplo teorisinin dahi) son kertede üzerine oturduğu verilerle ulaştığı sonuç arasındaki mesafe asla kapanmaz. Komployla enforme olanların bu mesafeyi yanlışlayacak bir imkânı bulunmamaktadır.

Gazetecilik etiğinin askıya alınarak jeopolitik iktidar oyunlarındaki iktidar açığını kapatma girişimi olarak komplovari haberciliğin bir misalini uluslararası basının Türkiye haberlerinde gözlemliyoruz.

Özellikle son dönemde uluslararası basının Türkiye’ye yönelik ilgisi giderek artıyor. Büyük medya kuruluşları ülkede yerleşik muhabirler istihdam ediyor ve ülke ile ilgili haber frekansları günlük olarak dahi ciddi bir boyuta ulaşmış durumda. Başarılı olup olmaması bir kenara, gerek genişleyen etki alanı gerekse kimi zaman müstehzi bir biçimde dile getirilen jeopolitik konumuyla Türkiye, uluslararası basın için olumlu ya da olumsuz halleriyle cazip bir haber ülkesi haline geldi.

Ancak bu cazip haber ülkesine dair yayınlar gazetecilik etiği bağlamında uluslararası standartları zorlayan ya da ihlal eden bir nitelik arz ediyor. Gizli güçler komplosunun mantığına benzer şekilde, uluslararası yayınlarda Türkiye, yanlışlanamayacak kaynaklarla ve detay, veri ve istatistik verilmeyen genel geçer ifadelerle dolu metinlerle, karanlık ve tekinsiz bir biçimde yansıtılıyor.

İsrail medyasının önde gelen kuruluşlarından Haaretz’ın geçtiğimiz günlerde yayımladığı bir haber tam da böyle bir çerçevenin misalini teşkil ediyor. Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensuplarının kod isimlerle verdiği röportajlara dayandırılan haber, FETÖ mensuplarının hiçbir hastane raporu sunmadığı halde Türkiye’deki hapishanelerde işkence gördüklerini söylüyor. Bir Batı Avrupa ülkesindeki bir otelde 9 kadar medya kuruluşuyla beraber “Tolga” kod isimli FETÖ mensubuyla buluşan Haaretz muhabiri, hikâyeyi dinledikten sonra olayların sıhhatine/gerçekliğine ilişkin bir soru dahi sorma ihtiyacı hissetmiyor. Sözde işkenceden sonra bir Batı Avrupa ülkesine kaçabilmiş kişinin basit bir biçimde neden bir hastaneden darp raporu vs. almadığıyla ilgilenmiyor.

İsrailli başka bir medya kuruluşu The Jerusalem Post’ta 12 Aralık 2018 tarihinde yayımlanan Seth Frantzman imzalı bir haberde terör örgütü YPG’nin sözcüsü Nuri Mahmud’un “SDF tarafından yakalanan birçok DAEŞ mensubunun pasaportunda Türk damgası bulunuyor.” şeklindeki tezviratı da herhangi bir filtreden geçirilmeden sunuluyor. Terör örgütü DAEŞ’in saldırıları neticesinde 316 Türk vatandaşının öldüğü, 1200 kadarının yaralandığı, 72 askerinin Fırat Kalkanı Operasyonu çerçevesinde DEAŞ ile mücadele ederken şehit olduğu ve 146 farklı ülkeden 53,781 kişiyi DAEŞ bağlantıları nedeniyle ülkeye almayan Türkiye’nin tüm bu acıları ve çabaları, bir terör örgütü sözcüsünün sözü ile karartılıyor. Dahası haberde söz konusu kaynağın belirttiği pasaportlara ilişkin bir fotoğraf dahi bulunmuyor. En azından pasaportların ya da damgaların gerçekliğine ilişkin bir soruşturma alanı dahi tanınmıyor.

2 Ocak 2019 tarihinde İngiliz Guardian gazetesinde çıkan ve Türkiye’nin kendi kaynağıyla Kosova’da inşa edeceği camii hakkındaki bir yorum yazısı konuya ilişkin başka bir misali teşkil ediyor. Kosova’da yürütülen ve kültürel geleneğe sahip çıkan faaliyetleri, yerel halkın “Türkiye’nin mütehakkim bir sembolü olarak gördüğünü” iddia eden Maxim Edwards ve Michael Colborne, hangi yerel isimlerin bu nevi şikâyetleri olduğunu açıklamıyor.

Yazıda, Kosova Başmüftüsü Naim Ternava’nın “Avrupa’da kilisesiz bir tek köy bulunmazken Kosova’da en az 50 köyde hiç camii yok.” sözlerine yer veriliyor. Hatta Kosova’nın yerle bir olmuş ibadethaneleri için yeterli bütçesinin olmadığının ifade edilmesine ve Avrupa’da İslamofobi’nin yükselişte olmasına dikkat çekilmesine rağmen, Türkiye’nin sıkı tarihi ve kültürel bağlarının bulunduğu bu ülkede yaptırdığı bir camii, onun “mütehakkim” siyasetinin bir parçası şeklinde yansıtılıyor. Elbette, hiçbir erişilebilir kaynak göstermeden…

Son olarak Amerikan New York Times (NYT) gazetesinin İstanbul Büro Şefi Carlotta Gall tarafından kaleme alınan ve birçok maddi hata içeren bir yazı yurtdışına göç eden vatandaşları karanlık bir ülkeden kaçan kimseler olarak resmediyor.

Gall, yazısının ilk versiyonunda 2017’de Türkiye’den göç eden vatandaşların sayısını “çeyrek milyon” olarak veriyor. Ancak uluslararası basında Türkiye hakkında çıkan haberlerin gerçekliğini araştıran Fact-checking Turkey ekibinin tespiti sonrasında NYT, yazıda değişiklik yaparak söz konusu rakamı 113,126 olarak düzeltiyor.

Bu düzeltmeye rağmen Gall’in yazısı hala önemli hatalar içeriyor. TÜİK verilerinden yola çıkarak Türkiye’de ciddi oranda bir beyin göçü olduğu iddia eden yazı 2016 ve 2017 yıllarında ülkeden göç eden Türk vatandaşlarının sayısını (yanlış olarak da olsa) verirken aynı dönemde Türkiye’ye göç eden Türk vatandaşların sayısını göz ardı ediyor.

TÜİK verilerine göre, bu dönemde 182,652 Türk vatandaşı yurtdışına göç ederken 208,824 Türk vatandaşı da yurtdışında yaşamayı bırakarak Türkiye’ye göç etti. Rakamlar Türk vatandaşlarının göç hareketliliğinin yoğun olduğunu ortaya koymasının yanı sıra 2016 ve 2017 yılları toplamında Türkiye’ye göç eden Türk vatandaşlarının sayısının gidenlerden daha fazla olduğunu ispat ediyor. Ancak tüm bu veriler Carlotta Gall’i “Türkler ‘sürüler halinde’ ülkeyi terk ediyor” yorumunu yapmaktan alıkoymuyor.

Gall bu maddi hataların beraberinde komplo gazeteciliğine uygun düşer bir şekilde ülkeden gidenlerin “çoğunlukla maddi dayanaktan yoksun kanıtlarla suçlanan” FETÖ’cüler olduğunu iddia ediyor. Fakat bu yargıya ulaşırken hangi metot ve veriyi kullandığına ilişkin hiçbir açıklamada bulunmuyor.

Gazetecilik etiğini askıya alarak yanlışlanması/doğrulanması mümkün olmayan metinler servis eden bu medya kuruluşları gizli güçler komplosundaki gizli güçler gibi Türkiye’yi karanlık ve tekinsiz ve illegal bir konumda resmetme gayreti içerisinde. Ancak yukarıda ifade edildiği üzere, nasıl gizli güçler komplosu bir iktidar değil; iktidarsızlık sorunundan tevellüt ediyorsa, gazetecilik etiğini askıya alan bu tip komplovari gazetecilik de esasen jeopolitik bir iktidarsızlık sorunundan kaynaklanıyor. Halkı sadece gerçeklerden haberdar etmek durumunda olan bu uluslararası medya kuruluşları, bulundukları ülkelerinin ya da sermaye sahiplerinin jeopolitik çıkarları doğrultusunda söz konusu mercilerin Türkiye’ye ilişkin iktidarsızlıklarını gidermeye ya da en azından örtmeye gayret ediyorlar.

Hakan Önal

Benzer gönderiler