Demokrasiye kurulan pusu: 27 Mayıs Darbesi

adnan-menderes-idam

“Reis beyefendi hazretleri bu tamamen aklı mantıkın etrafında haricinde bir şey.” Bu konuşma Türk milletin yüreğinde uzunca bir süre kapanmayan bir yaraya sebep olmuştu. Bu cümleler Türkiye’nin Başvekili, demokratik yollarla seçilmiş ilk başbakanımız Adnan Menderes’in darbeciler tarafından göstermelik yargılanması sırasında yaptığı açıklamalardı. 27 Mayıs darbesiyle Anayasa ve TBMM feshedilirken dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. Peki, hazin sürece nasıl gelindi? Gelin hep birlikte inceleyelim. Adnan Menderes siyaset dünyasına damgasını vurmadan önce ilk adımını, 1930’da Fethi Okyar’ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası’yla attı. Aydın il başkanlığını yaptığı partinin kısa süre sonra kapatılması üzerine Cumhuriyet Halk Partisi’ne geçti. Menderes, Aydın ziyareti sırasında Atatürk’le tanıştı. Atatürk’le gerçekleştirdiği sohbet belki de hayatını değiştirdi. Nitekim 1931 seçimlerinde aday olmadığı halde milletvekili seçildi. Daha sonra da kendisini aday listesine koyan kişinin Atatürk olduğunu öğrendi. Menderes, CHP’de dört dönem boyunca milletvekilliği yaptı. Bu süre zarfında eğitimine de devam etti ve Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Siyaset sahnesinde parlamaya başlaması ise 1945 yılında Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun Meclis’te görüşülmesiyle başladı. Çok geçmeden parti içi muhalefetin öncülerinden biri haline geldi. Siyaset hayatının dönüm noktalarından bir diğeri de 7 Haziran 1945’te partiye sunulan ve “Dörtlü Takrir” olarak anılan önergeydi. Menderes ve arkadaşları, demokratikleşme için yasalarda ve parti yönetiminde değişikler yapılması için önerge sundu. Ancak önerge CHP Parti Meclisi tarafından reddedildi. Ardından Menderes ve iki arkadaşı partiden uzaklaştırıldı. Önergede imzası bulunan Celal Bayar da hem milletvekilliğinden hem de partiden istifa etti. Menderes için asıl süreç bu olaydan sonra başladı. “Dörtlü Takrir” önergesi nedeniyle CHP’den istifa eden Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’la birlikte 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurdu. Demokrat Parti, tek parti diktatörlüğünün uygulamaları ile usanan halkın desteğini hemen aldı.

CHP’nin baskıcı yönetiminin son bulması

Bu destek o kadar yüksekti ki 1946’da yapılan meşhur “açık oy gizli tasnif” seçimlerinde bile Demokrat Parti 61 milletvekili kazanmıştı. 4 yıl sonra 14 Mayıs 1950’de yapılan ve bu kez “Gizli Oy Açık Tasnif” ile oyların sayıldığı genel seçimlerinde zafer kazandı ve iktidara geldi. Parti, seçimlerde yüzde 53 oy aldı. 416 milletvekili ile Meclis’e girerken, CHP sadece 69 sandalye kazanabilmişti. Böylece 27 yıldır süren CHP’nin baskıcı yönetimi son bulmuş oldu. 22 Mayıs 1950, Menderes’in Başbakanlık koltuğundaki ilk günüydü. Böylece 10 yıl sürecek DP iktidarı resmen başladı. Celal Bayar da Cumhurbaşkanı’ydı. (Şurada S verilecek video gelecek ardından konuşmaya devam edeceğim.) Menderes’in, Başbakan olduktan sonra ilk icraatı, seçim vaatlerinden biri olan din üzerindeki baskıları kaldırmaktı. 16 Haziran 1950’de Türkçe okunan ezanın yeniden Arapça okunmasını sağladı. Menderes tüm bunların yanında halkla iç içe olan bir siyasetçiydi. Bu nedenle vatandaş ona her zaman destek oluyordu. On yıllık iktidarı süresinde önemli değişimlere imza attı. Bunlardan biri de tarım alanında gerçekleşen makineleşmeydi. Karayollarının yapımına hız vermesi, yeni sanayi tesislerinin kurulması ve barajlar öne çıkan icraatları oldu. Böylece ülke kalkınma sürecine girdi. Türkiye uygun dış siyasi ikliminin de etkisiyle Demokrat Parti iktidarı, 1950-1954 yılları arasında ekonomik olarak en iyi dönemini yaşadı… Bütün bu icraatlar, 1954 seçimlerinde Demokrat Parti’yi daha da güçlendirerek oy oranının yüzde 56’ya çıkmasını sağladı. Öyle ki artık milletvekili sandalyelerinin yüzde 93’ü Demokrat Parti’dendi.

Demokrasiye kurulan pusu

Bu durumu hazmedemeyen vesayet odakları ise adım adım demokrasiye pusu kurmaya başladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek oyunu alarak iktidarda kalmayı başaran DP, ilk yıllarından itibaren sivil ve askeri kanadın muhalefeti ile karşı karşıya kaldı. 27 Mayıs Darbesine giden yollar türlü tuzaklarla döşendi. Bu tuzaklardan biri de 1950’lerin ortasında Londra Konferansı sırasında Kıbrıslı Rumların kurduğu EOKA örgütünün Türklere karşı başlattığı saldırılardı. Kıbrıs’taki olaylar Türkiye’de büyük tepkilere neden oldu. O günlerde Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin bombalandığı yalanı kulaktan kulağa yayıldı. Bu haber üzerine İstanbul’da yaşayan gayrimüslimler bir anda hedef haline geldi. Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin yanındaki Türk konsolosluğunun bahçesine atılan iki bombadan birinin patladığı, evin ve konsolosluk binasının camlarının kırıldığı haberi ile Ankara, İstanbul ve İzmir’de halk sokağa döküldü. 6 Eylül 1955’te başlayan 6-7 Eylül Olaylarında, azınlıkların yaşadıkları semtlerde yangınlar çıkarıldı. Kiliselere ve mezarlıklara saldırılar düzenlendi. 6-7 Eylül olaylarının organizatörlerinden biri olan Orhan Birgit’in CHP’de siyaset yaptığını 1974 yılında turizm ve tanıtma bakanlığı yaptığını da hatırlatalım ve bir parantez daha açalım. 6-7 Eylül olaylarına ilişkin Yassıada’da dava açılmasında en büyük rol ise Fuad Köprülü’nün oldu. 27 Mayıs 1960 darbesinden sadece 8 gün sonra bir gazeteye röportaj veren Köprülü, 6-7 Eylül Olaylarıyla ilgili dönemin Başbakan Yardımcısı Fatin Rüştü Zorlu ve Başbakan Adnan Menderes’i suçlayarak “Bu müessif hadisenin baş tertipçisi ve müsebbibi bizzat Menderes’ti. Kıbrıs’ı fethetmek için bu şekilde bir yol takip etmeyi doğru bulmuştur.” ifadelerini kullandı.

Hükümet aleyhine gösteriler düzenlendi

Atatürk’ün evinin bombalanması hadisesinin de bir tertip olduğunu ileri süren Köprülü, “Bizzat tertipçisi Menderes’tir. Kendisine bu aklı yine Kıbrıs fatihlerinden Zorlu vermiştir.” iddiasında bulundu. Bu iddialar üzerine, darbeden sonra Yassıada’da alelacele bir 6-7 Eylül Olayları davası açıldı ve Adnan Menderes ile Fatin Rüştü Zorlu altışar yıl hapis cezasına çarptırıldı. DP’nin kurucularından ve Dışişleri Bakanı olan Fuad Köprülü ile hayli uzun süren bir çekişme içine giren Zorlu, 1957 seçimlerinden sonra 25 Kasım 1957’de Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu. Fuad Köprülü’nün kişisel husumeti nedeniyle böyle bir röportaj verdiği ve Zorlu’nun mahkûm edilmesini istediği iddia edilmişti. 6 Eylül 1955 günü başlayan olaylar iki gün boyunca devam etti. Menderes tüm bu hadiselere rağmen yılmadı. 1957 seçimlerinde Demokrat Parti, ilk kez oy kaybı yaşasa da iktidarı bırakmadı. Ancak seçimlerden sonra tansiyon hiç düşmedi. 1946’da çok partili hayata geçilmesinin ardından, 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, 10 yıl iktidarda kaldı. Demokrat Parti iktidarının son dönemlerinde ülkede yaşanan gerilim, zaman zaman şiddetle kendini gösterdi. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün bazı yurt gezilerinin engellendiği ve saldırıya uğradığı yalanları öne sürüldü. Üniversite öğrencileri, hükümet aleyhine gösterilere başladı. İstanbul Beyazıt Meydanı’nda öğrencilerin eylemleri esnasında Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz, seken bir kurşunun başına isabet etmesi sonucu hayatını kaybetti.

“555K”: “5’inci ayın 5’inde saat 5’te Kızılay’da”

Emeksiz’in polis kurşunuyla hayatını kaybettiği yönündeki haberlerle olaylar daha da şiddetlendi. İnönü’nüyle Ankara’dan Uşak’a giden CHP’li gençler, önünden geçtikleri DP il binasını taşladı. Karşılık olarak DP binasından CHP’lilere 1 çay bardağı atıldı. İnönü şehirden ayrılırken de gerilim yaşandı. O gün CHP’ye yakın olan basın yayın kuruluşları İsmet İnönü’nün taşlandığını, başına isabet eden bir taşla yaralandığını yazdı. Ancak o günün görgü tanıkları iddiaları yalanladı. Ülkede yaşanan eylemler nedeniyle İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi. 5 Mayıs 1960 tarihinde Ankara’da bir öğrenci grubu, “555K” yani “5’inci ayın 5’inde saat 5’te Kızılay’da” koduyla gösteri düzenledi. Adnan Menderes, kendisine karşı eylem yapılan yere giderek eylemcilerin arasına girdi. O sırada bir genç Menderes’in boğazını sıktı. Menderes gence “Ne istiyorsun” diye sordu. Genç, “Hürriyet istiyorum” cevabını verdi. Menderes ise “Bir başbakanın boğazını sıkıyorsun bundan ala hürriyet mi var?” ifadelerini kullandı. 21 Mayıs’ta da Harp Okulu öğrencileri sokağa çıktı ve Zafer Anıtı’na kadar “sessiz” yürüyüş yaptı. 27 Mayıs Darbesinden önce yaşanan son gelişmelerdi bunlar. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki 38 kişilik cunta, 27 Mayıs 1960’ta sabaha karşı yönetime el koydu. Darbe gerekçeleri de “Demokrat Parti’nin ülkeyi baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü” iddiasıydı.

Alparslan Türkeş’in çağrısıyla başlayan darbe

“Sevgili vatandaşlar, dün gece yarısından itibaren, bütün Türkiye’de deniz, hava, kara Türk Silahlı Kuvvetleri el ele vererek memleketin idaresini ele almıştır. Bu hareket, silahlı kuvvetlerimizin müşterek iş birliği sayesinde kansız başarılmıştır. Sevgili vatandaşlarımızın, sükûn içinde bulunmalarını ve resmi sıfatı ne olursa olsun hiç kimsenin sokağa çıkmamalarını rica ederiz.” Darbe, Alparslan Türkeş’in 27 Mayıs 1960 yılında radyodan yaptığı bu anonsla duyuruldu. “Ülkenin gitgide baskı rejimine götürüldüğü” iddiasıyla Milli Birlik Komitesi tarafından gerçekleştirilen darbe sonrasında, bütün antidemokratik yöntemler devreye sokuldu. Milli Birlik Komitesi, Anayasa ve TBMM’yi feshetti, siyasi faaliyetleri askıya aldı, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, hükümet üyeleri, DP’li milletvekilleri, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun ile asker ve bazı üst düzey kamu görevlileri gözaltına alındı. Adnan Menderes, darbe sırasında Kütahya’daydı. Albay Muhsin Batur tarafından gözaltına alınarak Ankara’ya götürüldü ve daha sonra diğer tutuklu DP üyeleriyle Yassıada’da hapsedildi. Kurmaca yargılamalara 14 Ekim 1960’ta, Yassıada’da başlandı.

27 Mayıs darbesi sonrası yapılan propagandalar

27 Mayıs darbesi yapıldıktan sonra Askeri Cunta tarafından ülkenin çok tehlikeli bir uçurumdan son dakikada kurtarıldığı şeklinde yoğun bir propaganda yapılmaya başlandı. Yönetime hâkim olunmuştu fakat hâkimiyetin sürdürülmesi gerekiyordu. Bu sebeple de propaganda yöntemleri kullanılmalıydı. Cunta, idareyi ele alır almaz DP iktidarını akıllara durgunluk veren suçlamalarla itham etmeye başladı. Müdahalenin sebepleriyle birlikte meşruiyetini de kamuoyuna anlatmak istiyorlardı. Askeri cuntanın iddia ettiği sebepler arasında şunlar yer alıyordu: Devrilen iktidar, İstanbul Beyazıt Meydanında hükümet aleyhine gösterilerde bulunmuş öğrencilerin arasından yüzlercesini gizlice öldürmüş ve cesetlerini bilinmeyen yerlere gömmüş veya Et-Balık Kurumu’nun kombinalarında kıyma şekline dönüştürerek hayvan yemi haline getirmişti. Harp Okulunun 1500 öğrencisini toptan imha etmenin hazırlıklarının yapılıyordu. Kars ve Ardahan, Sovyet Rusya’ya satılmıştı. DP iktidarı ülkede bir iç savaş çıkarmayı planlıyor ve kendi adamlarını silahlandırıyordu. DP’li yöneticiler devlet hazinesini soymuştu. İddialar bunlardı.

“Bebek Davası”

Bizzat Cemal Gürsel tarafından halka duyurulan bu yalanlarla gazetelerde de sürekli haberler çıkarıyorlardı. Cunta yönetimi idareyi ele aldıktan sonra bu korkunç iddiaları ispat etmek için araştırmalara başladı. Et-Balık Kurumunun buzdolaplarında ve gizli mezarlarda öldürülen öğrencilerin cesetleri arandı. Bu işte bilgi sahibi olabilecek kişilere işkenceler yapıldı. İç savaş için hazırlandığı öne sürülen silahlar ve sorumluları arandı. Bir taraftan da DP’lilerin bankalardaki paralarına ve özel kasalarına el konuldu. Ve tüm bu yalanlar gazete manşetlerinde ilk sıralardaydı. Menderes’e türlü iftiralar atıldı. “Bebek Davası” bu iftiralardan biriydi. Menderes, sanatçı Ayhan Aydan’ın karnındaki bebeği öldürtmekle suçlandı. İstanbul radyosunda davayı anlatan spiker bile hislerine hâkim olamayıp partizanca davranıyordu: “Masum halkımızın reylerini çalmak ve türlü entrikalar çevirmek suretiyle iktidar mevkiine gelen düşüklerin elebaşlarının milletin parasıyla saltanat sürdükleri devirlerde ne gibi düşük ve süslü işlerle meşgul oldukları bir kere daha meydana çıktı.”

27 Mayıs’tan geriye, darbeye önce çanak sonra alkış tutanlar kaldı

Ancak tabii bebeğin doğum sırasında eceliyle öldüğü tespit edilince dava düştü. Yassıada’daki yargılamalar, 14 Ekim 1960’ta başlayıp 15 Eylül 1961’de karara bağlandı. Toplam 19 dosyada toplanan davalar, “anayasayı ihlal” davasıyla birleştirildi. 592 sanıktan 288’i için idam istendi. Kararı açıklayan Yüksek Adalet Divanı, 15 sanığı idam cezasına çarptırdı. Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, eski Başbakan Adnan Menderes, eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam kararları oy birliğiyle alındı. Celal Bayar hakkındaki karar, yaş haddi nedeniyle müebbet hapis cezasına çevrildi. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961’de sabaha karşı, Adnan Menderes ise 17 Eylül 1961’de idam edildi. Menderes idam edilmeden önce şunları söyledi: “Dünyadan ayrıldığım şu anda, ailemi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildirin. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın.” Ve sanki idam edilmeyecekmiş gibi “kimseye kırgın değilim.” dedi. 27 Mayıs’tan geriye ise darbeye önce çanak sonra alkış tutan kesimler kaldı. Darbeciler, 27 Mayıs ihanetini “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” ilan etti. Bugün Menderes’in kabri binlerce insanın ziyaret ettiği bir anıt mezara dönüştü. Ancak ne yazık ki darbeyi “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak kutlayanlar hâlâ var. Örneğin; Atatürkçü Düşünce Derneği, her 27 Mayıs’ın yıl dönümünde darbeye destek mesajı yayınlıyor. Kurmaca yargılamalarla 27 Mayıs darbe dönemi, Türkiye tarihinde kara bir leke olarak zihinlere kazındı. Tüm yalan ve iftiralara rağmen üzerinden yıllar geçse de Adnan Menderes ve arkadaşları hâlâ rahmet ve özlemle anılıyor. Biz de Yassıada’daki hukuksuz yargılamalar sonucu şehit edilen Menderes ve arkadaşlarına Allah’tan rahmet diliyoruz.

Benzer gönderiler