Siyasal tarihimizde halkın siyasal katılımını demokratik siyaset gereği öne çıkaran siyasetçiler -Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş, Turgut Özal gibi-  sözü edilen vesayetçi yapının ortadan kaldırılması, seçilmiş-atanmış ilişkisinin demokratik kurallara uygun hale getirilmesi ve istikrarlı bir hükümet yapısı için zaman zaman hükümet sisteminin başkanlık sistemine geçilmesi yönünde değişmesi gerektiği konusunda demeçler vermiş ve çalışmalar yapmışlardır. Özal’ın tek parti hükümetleri döneminde gerçek manada yürütme yetkisinin başbakanlıkta toplanması çalışmaları yapılsa da, bu düzenlemelerin kalıcı olmayacağı düşüncesiyle Özal, başkanlık sistemi yönünde bir anayasa değişikliği yapılmasının kaçınılmaz olduğu çağrısında bulunuyordu. O dönem buna muhalefet eden Süleyman Demirel’in, sonraki süreçte kendi iktidarı zamanında bunu savunduğu da bilinen bir husustur.

Bu hususta, yasal düzeyde yürütülen çalışmaların yanında anayasa değişikliğini gerektiren düzenleme talepleri de dikkat çeker. Şimdiye kadar ki çalışmalar daha çok yasal mevzuatın demokratik siyasete uygun olacak şekilde düzenlenmesini içeren çalışmalardır. Ancak bu çalışmalar sistem içinde güç dağılımına sebebiyet vereceği endişesinden dolayı kolay gerçekleşmemiştir. Hatta bu çalışmalar bazı dönemlerde siyasal krize sebebiyet verecek boyutlara bile ulaşabilmiştir. Bunlardan bir tanesi de MGK’nın üye yapısının değiştirilmesine yönelik çalışmalardı. Özellikle MGK, kurulun yapısı ve genel sekterinin yetkileri kapsamında sadece iç siyaset açısından değil Avrupa Birliği’ne üyelik koşulları kapsamında tartışma konusuydu. Bu bağlamda MGK’nın yapısının değiştirilmesinde ulusal siyasette hükümetin iradesi ve çabaları gerekli olmakla birlikte, yeterli olmamaktaydı. Avrupa Birliği’nin Kopenhag siyasi kriterleri gerekçe tutularak bu düzenlemeler için ulusal siyasetin aradığı ilave destek sağlanmaya çalışılıyordu. Nitekim MGK’nın yapısında üye sayısının seçilmişler yönünde değiştirilmesi ile ilgili düzenlemeler Avrupa Birliği kriterleri uyarınca yapılınca, dönemin Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, “isterse MGK’da sivil üye sayısı 1000 olsun, orada kararlar oy birliği ile alınır” şeklinde bir demeç vererek, bir anlamda bu kurulda “biz ne dersek o olur” mesajını verme ihtiyacı duymuştur. Aslında bu demeç bize siyasal sistemin görünürdeki sorumluları ile esastaki sahipleri arasında birebir bir örtüşmenin olmadığının, devlet içinde bir bölünmenin varlığının ifadesidir.

MGK’nın siyaset üzerindeki etkisi, ilgili yasal metnindeki 2. maddede Milli Güvenlik kavramına yapmış olduğu tanımla daha iyi anlaşılmaktadır. Bu maddede milli güvenlik “Devletin anayasal düzeninin, milli varlığının, bütünlüğünün, milletlerarası alanda siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dâhil bütün menfaatlerinin ve ahdi hukukunun her türlü dış ve iç tehditlere karşı korunması ve kollanmasını” ifade etmek üzere kullanılmıştır. Burada ülkenin sadece güvenlik ve asayiş konuları üzerinde değil, siyasi, sosyal, iktisadi, dış ilişkiler üzerinde durulması, Milli Güvenlik şemsiyesi altında her alana müdahale yetkisini, anayasal hükümlere rağmen, kendisine tanımaktaydı. Bütün bu düzenlemelerin değiştirilmesi çalışmaları, özellikle koalisyon hükümetleri döneminde siyasi istikrarsızlık gereği zor yürümekteydi. Siyasetteki çok parçalı yapılar, bir anlamda sistem içinde atanmışlara güç sağladığı gibi toplum nezdinde meşruiyet de sağlamaktaydı. Onlara göre “ülke siyasetçilere bırakılmayacak kadar önemliydi”.

Dolayısıyla siyasetteki her karmaşa, onlara sistem içinde daha fazla alan açma imkânı sağlıyordu. Bunun en çarpıcı örneği 28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısıdır. 8 saat süren toplantı sonucunda halkın oylarıyla seçilmiş bulunan Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyon hükümeti istifaya zorlanmıştı. Ayrıca hükümetin iradesine aykırı bir şekilde alması gereken “tedbirler” dayatması da yapılmıştı. Yani demokratik irade göz ardı edilerek, topluma rağmen siyasete çeki düzen verme arayışları vardı. Bu dönemde bürokratik alanda etkili olan askeri bürokrasinin öncülüğünde yargı bürokrasisine, diğer bürokratik kesimlerle birlikte medya mensuplarına brifingler verilerek, temel yasal zeminden ziyade nerede ve nasıl duracakları kendilerine gösterilmişti.

Güdümlü siyaset vesayetin emrinde

Bu hengâme içerisinde devletin başı olarak cumhurbaşkanının durması gereken yer meşru demokratik siyaset iken, tercih devlet içindeki güç merkezlerine yakın durmak şeklinde olmuştur. Dönemin cumhurbaşkanı bunu en iyi şu şekilde vazetmiştir: “Hükümet şapkaysa, Milli Güvenlik Kurulu devlettir”. Buradan da anlaşılacağı üzere sivil siyasetin siyaset yapma, toplumdan aldığı yetkiyi kullanabilme zemini zayıftı. Bu durum aslında bütün siyasilerin gündeminde olsa bile, siyasi fırsatçılık sonucu atanmışlar karşısında birlik oluşturamıyor ve hatta güdümlü de olsa iktidara gelebilmenin yollarını arama fırsatçılığı içerisine giriyorlardı. Bunun en çarpıcı örneği 28 Şubat sonrası kurulan koalisyon hükümetleridir. Bu dönemin önemli özelliği hiçbir siyasi partinin toplum nezdinde tek başına iktidara gelebilecek desteğe sahip olmamasıdır.

2002 öncesindeki siyasi krizler, ekonomik krizler, istikrarsız hükümetler, bürokratik vesayetin sistem içindeki hâkimiyeti, siyasal sisteme toplumun iradesini yansıtacak bir değişimin gerçekleşmesinin zorunluluğu yönünde bir anlayışın oluşmasına sebep oldu. Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu AK Parti’nin siyasi yaşama dâhil olması ve ilk seçimlerde tek başına iktidara gelmesi ile topluma hizmet noktasında sistemin iyileştirilmesine dönük çalışmalar yeniden gündeme geldi. Vesayetçi yapının tasfiyesi özellikle Avrupa Birliği’ne entegrasyon süreci bağlamında gerçekleştirilmeye çalışıldı. Bütün bu çalışmalar sivil siyaset alanında olumlu gelişmeler olarak değerlendirilse de, statüko mensupları ve onların siyasetteki uzantılarında rahatsızlık yaratmıştı. Siyasi partilerin siyaset yaptığı zeminin güvensizliği en azından 2003 ile 2007 arasında teşebbüs halinde olan ya da gerçekleşen, vesayetin devamı amacında olan anti-demokratik müdahalelerde kendini gösterdi. 2007 yılında cumhurbaşkanlığı seçimine odaklı Genelkurmay kaynaklı e-muhtıranın hükümet tarafından geçersiz kılınmasını, vesayetin diğer odağı olan Anayasa Mahkemesi’nin TBMM’nin cumhurbaşkanını seçmesini imkânsız hale getiren “367 Kararı” takip etti. Demokrat Parti zamanından itibaren toplumun iradesini manipüle etmek ve siyaseten etkisiz hale getirmek için kullanılan laiklik gerekçesine dayanarak Ak Parti’yi karşı laikliğe aykırı güçlerin odağı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açıldı. Bir kez daha siyaset, siyaset dışı yollarla “hukuk” vasıtasıyla dizayn edilmeye çalışıldı. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasında kıl payı bir kararla Ak Parti’nin devamına karar vermesi, Türkiye’de sivil siyasetin yasalar nezdinde güvence de olmadığını göstermişti.

Özellikle Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi süreci bu konuda belirleyici bir etki yaratmış ve konunun sadece yasal düzenlemeler dâhilinde bir güvence teşkil etmeyeceğini ve anayasa değişikliğinin acil bir şekilde yapılması gerektiğini gösterdi. Normal yasal usullerle yapılması gereken seçimlerin zorlama hukuki yorumlarla akamete uğratılması, daha önce üç defa aynı usullerle yapılan seçimlerde aranmayan zorlama şartlar getirilmesi, bunun yargıçlar vasıtasıyla anayasal bir koşul gibi ileri sürülmesi, cumhurbaşkanlığı makamının anayasal seçilme şartlarını taşıyan her siyasetçiye açık olamayacağını ve Türkiye’de seçilmiş siyasetin zinde güçler karşısında sadece oylarıyla bir güvencede olmadığı gerçeğiyle bir kez daha karşı karşıya bırakmıştı. Sözde milletin egemenliği ilkesi, bir takım yasal boşluklar ve anayasaya aykırı düzenlemelerle kontrol altında tutulmaya çalışılmıştı. Bu durum anayasal düzeyde değişiklik yapılmasının zaruretini bir kez daha ortaya koymuştu.

Yukarıda ifade edilen MGK ile ilgili düzenlemeler ve yasal mevzuatının değiştirilmesi Ak Parti iktidarı zamanında yapılmıştı. Ancak, yine yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, yasal mevzuat üzerindeki değişiklikler güvence teşkil etmiyordu. Bunun anayasal zemin üzerinden yapılarak kalıcı hale getirilmesi önemliydi. Ak Parti bunun zeminini yoklamaya ve siyasal partilere bu çağrıları yapmaya başladı. Hatta ideolojik olarak Ak Parti’ye karşı yapılan bazı ithamlar ve güvensizlikleri (gizli gündemi var vs.) gidermek için, muhalefetin de onay vereceğini düşündüğü saygın anayasa hukukçularına anayasal metinler, taslaklar hazırlatarak, bir taraftan yetkisi dâhilinde yasal düzenlemeleri yaparken diğer taraftan anayasa değişikliği için gerekli çoğunluğu temin etmeye çalıştı.

Seçilmiş iktidarın, biraz da koalisyon hükümeti olmamasının da etkisiyle, sorunu topluma taşıması ve anayasa da ifade edilen “egemenliğin kayıtsız şartsız milletindir” hükmüne işlerlik kazandırması, uzun süredir ülkede egemen kimdir sorusunun cevabını netleştirecek adımların atılmasına kapı aralamış oldu. Yapılan erken seçimle bir kez daha halktan yetki alan Ak Parti, referanduma sunduğu anayasa değişikliği ile her zaman siyasette kriz haline gelen cumhurbaşkanlığı seçimini doğrudan halk tarafından seçilme kuralına bağlayarak farklı bir duruma getirdi. Cumhurbaşkanına siyasal sorumluluk yükledi. Nitekim bu hüküm doğrultusunda 1961 Anayasası sonrasında ilk kez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığı makamına doğrudan halkın % 51 oyuyla gelmiş oldu. Seçim usulündeki bu değişiklik, cumhurbaşkanının seçimi krizine bir çözüm sunmuş olsa da, yeni düzenlemelerin yapılmasına aciliyet kazandırdı.

367 kararı ara çözümü mecbur bıraktı

Zira referanduma sunulan cumhurbaşkanının seçim usulü idi. Cumhurbaşkanına 1982 Anayasası’nda tanınan yetkiler aynen yerinde durmaktaydı. Bu yetkiler sorumluluk ile tanımlanmamıştı. Dolayısıyla cumhurbaşkanının seçilmesi halkın doğrudan oyu ile sağlanacak ancak yürütmede iki başlılıktan kaynaklanan sorunlara çözüm olmayacaktı. Nitekim siyasal tarihimiz iki başlılıktan kaynaklanan çatışmaların yol açtığı siyasi krizler ve istikrarsızlık örneklerini barındırır. Cumhurbaşkanı ve başbakanın aynı siyasi eğilime sahip olmaları bile bu çatışmayı engellemeye yetmemiştir. Bu bakımdan sadece yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi değil, yasama, yürütme ve yargının kendi içinde de düzenlemelerin yapılması demokratik siyaset açısından zorunluluk arz etmektedir. Bu düzenlemelerin toplumun eğilimlerini, iradesini yansıtacak bir şekilde olması ve sivil siyasetin de geçmişte olduğu gibi atanmış kesimlerin müdahalelerine maruz kalmaması için anayasal düzeyde gerçekleştirilmesi ve halka dayalı olması siyasal sistemin geleceği açısından elzem olmuştur. Bu açıdan cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi ilkesi ile siyasal sorumluluk yüklenen cumhurbaşkanı, demokratik hukuk devletinin gereği olarak anayasa değişiklik önerisi ile siyasal tarihimizde ilk kez cezai sorumluluk ile de yükümlendirilecektir.

Türkiye şimdiye kadar yaşadığı sorunları devlet içerisinde sergilenen güç oyunları üzerinden değil, öteden beri anayasalarımızda var olan hüküm gereği, halkı hakem tayin ederek çözebileceğini bizzat tecrübe ederek bu noktaya ulaştı.  Bu tecrübenin anayasal güvence ile taçlandırılması 2001 MİT krizi, 17 ve 25 Aralık örtülü darbe teşebbüslerinde olduğu gibi devlet içinde çöreklenmiş bir takım güçlerin meşru zemin dışındaki güç oyunlarını engelleyecek, keyfi güç kullanımlarını sınırlayacaktır. Seçilmiş iktidar bütün bu keyfi güç kullanımlarını halkın hakemliğine başvurarak bertaraf etmeye çalışmıştır ki, demokratik siyaset açısından meşru yol budur. Bu teşebbüslerin her defasında halka gidilerek atlatılması demokratik siyasete olan güveni pekiştirmiştir. Ancak seçilmiş siyasetin sürekli bu tarz işlerle meşgul olmaması ve asli işleriyle uğraşması için devlet içinde de demokratik anayasal düzene işlerlik kazandırılması, resmi hiyerarşi dışındaki odaklara bağlı unsurların kanunlar dâhilinde tasfiyesi zorunludur. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı ve seçimi için önerilen değişikliğin temel amacı budur. Aksi hal demokratik siyaset açısından geçmişte olduğu gibi tehdit oluşturmaya devam edecektir. Nitekim 15 Temmuz 2017 darbe teşebbüsüyle bu güç odaklarından biri olan FETO denilen örgütün sistem içinde resmi hiyerarşi dışı örgütlenmesinin ülke güvenliği ve siyaseti için yaptığı tahribatlara benzer tahribatlara maruz bırakacaktır ki, gelecek açısından bu güvensizlik demektir. Haliyle devlete değil de topluma dayalı siyasete öncelik verecek düzenlemeler yapılması demokratik siyasetinin varlığı için elzemdir. Anayasa değişikliği önerisinde ifadesini bulan hükümet sistemi değişikliği, vesayetçi yapının kalıntılarını tasfiye etmeyi ve siyasal katılımın çerçevesini genişleterek istikrarlı hükümet oluşturma yoluyla yönetebilen demokrasiyi gerçekleştirmektir.

Gonca Bayraktar Durgun

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı girin